Bilim “Allah!” diyor

Arif, eğitim-öğretim yılı boyunca iple çektiği yaz tatiline kavuşmuştu. Okul zamanı yapmak isteyip de yapamadığı şeyleri bir bir yapmaya başlamıştı şimdi. Bilime meraklı olduğu için bilim-araştırma dergilerini karıştırmayı, özellikle de canlılar dünyasıyla ilgili yeni bilgiler edinmeyi çok severdi.
Bu bilgileri öğrendikçe Yaratıcı Kudret karşısındaki hayranlığı kat  kat artıyordu. Gerçi çoğu bilim dergisi bu bilgileri aktarırken, ne hikmetse sanki bunlar kendiliğinden oluyormuş gibi yazıyordu. Halbuki akıllara durgunluk veren bu harika işler, elbette Sonsuz Güç ve İlim Sahibi Biri tarafından yapılıyor olmalıydı. Arif bunun farkındaydı. Yaz tatilinde özellikle daha fazla okuduğu Risale-i Nur kitaplarında şöyle deniliyordu mesela:
“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz (yazansız) olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihayet (sonsuz) derecede muntazam (düzenli) şu memleket (kâinat/evren) hâkimsiz olur?” (Sözler)
Evet her şeyin bir sahibi olduğuna göre, varlıkları bu kadar güzel yaratan Biri mutlaka olmalıydı. Arif’in geçen ay okuduğu teknoloji dergisinde, yapay zekâya sahip harika bir robot tanıtılıyordu. Robotun mucidinden (icat eden) övgüyle söz ediliyordu. Zaten robottan bahsedip de, o mükemmel makineyi tasarlayan bilim adamından hiç söz etmemek elbette doğru olmazdı. Arif, robotun mucidinden bahsedilmesine rağmen, aynı dergide, canlıları yaratan Allah’tan hiç bahsedilmemiş olmasına bir anlam veremiyordu doğrusu. Başta insanoğlu olmak üzere canlılar, o robottan daha mı basitti ki? Hayır, kesinlikle böyle olamazdı. Sonuçta, o robotu tasarlayan da, Allah’ın eşsiz bir tasarım harikası olan “insan”dı çünkü. O halde bu bilim dergisinde Allah’tan hiç bahsedilmemesi garip bir durumdu açıkçası.

“İnsan” denen varlık, bu dünyadaki en harika robottan bile kat kat daha  harikaydı. İnsanın sadece “beyni” bile, hâlâ tam olarak keşfedilemeyen harika özelliklere sahipti. Öte yandan gözü, kalbi, hücreleri…
Hepsi de paha biçilmez eşsiz sanat harikalarıydı aslında. Öyle ya, bize bütün dünyayı verseler ve karşılığında gözlerimizi isteseler verir miydik?
Elbette vermezdik. Arif’in, bilimin ortaya koyduğu ilgi çekici bilgileri okudukça Allah’a olan imanı artıyordu. Rabbini daha iyi tanıyordu.
O’nun isim ve sıfatlarını öğrenmiş oluyordu. Aslında her bilim, kendi alanında bize Yaratıcımızı tanıttırıyordu. Biyoloji, canlılar dünyasındaki harika
özellikleri ortaya koyarak, Allah’ın eşsiz sanatını hayranlıkla izlememizi sağlıyordu. Astronomi, uçsuz bucaksız uzaydaki gök cisimlerinin milyonlarca yıldır nasıl bir düzen içerisinde dolaştırıldığını ortaya koyarak, yine Allah’ın sonsuz gücünü ve büyüklüğünü anlatmış oluyordu.
Son yıllarda baş döndürücü bir şekilde gelişen genetik bilimi, küçücük hücrelerde gerçekleşen kocaman işleri anlatarak, Allah’ın ne büyük bir yaratıcı
olduğunu ortaya koyuyordu. Arif, bilim dergilerini okurken şunu fark etmişti:
Bilim, aslında hep Allah’ı, O’nun harika sanat ve icraatlarını anlatıyordu. Bilim insanları veya bu alanda yazı yazanlar “Allah” demese de, bilimsel verilerin kendisi hep “Allah!” diyordu. Çünkü Yüce Kudret’in işlerinden bahsediyordu.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*