Etiket: #dünyası

Okulun İlk Günü
Okulun İlk Günü

Her Eylül ayı geldiğinde Arif biraz üzülürdü. Yine öyle oldu. Bir burukluk vardı içinde.

Ama bu üzüntü, sonbaharda yaprakların dökülmesinden falan değildi. Çünkü dalından düşen her yaprak, ilkbaharda yeniden dirilecekti inşallah. Toprağa karışmak, yağmurda ıslanmak, fırtınalar yaşamak, kar altında kalmak yepyeni ve taze bir bahara hazırlıktı neticede. Arif bunu bildiği için mevsim değişikliklerini, Allah’ın tazelenen sanat tabloları gibi görüyordu.

Peki Arif neden üzülüyordu?

Çünkü Eylül demek, bir bakıma doğa ile iç içe yaşanan zamanların azalması de-mekti kendisi için. Dağlar, taşlar, çayırlar… Ağaçlar, kuşlar, dereler… İnekler, kuzular, karıncalar… Hepsi de Arif için çok özel
ve mutlu anların baş kahramanları idiler… Arif yazları köyde olduğu için bu ‘kâinat kardeşleriyle’ vakit geçirirdi hep.

Ya şimdi? Bunlarla yaşanan zamana kısa bir ara vermek gerekecekti.
Çünkü yeni bir eğitim-öğretim yılı başlıyordu. Yine şehre dönülecek, yine okul hazırlığı yapılacaktı.

Aslında okula gitmek, özlediği arkadaşlarına kavuşmak demekti. Yine bir yıl boyunca arkadaşlarıyla eğlenecek ve yeni şeyler öğrenecekti inşallah.

Ama dört duvar arasına girecekti neticede. Keşke sınıfta değil de, sürekli doğada olsaydı eğitim-öğretim. Arkadaşlarıyla birlikte iken, tabiattaki arkadaşlarıyla da iç içe olabilseydi keşke. Ama buna çok fazla imkân olmadığını da biliyordu.

Okulun açıldığı ilk gün, öğretmen herkesten tatilde yaşadıklarıyla ilgili düşüncelerini yazmalarını istediğinde Arif tüm bunları düşünerek kâğıda döktü. Sonra öğretmen herkesin sırayla sesli olarak okumasını istedi.

Okuma sırası Arif’e geldiğinde, arkadaşları ve öğretmeni onu çok farklı bir ilgiyle dinlediler.

Ardından öğretmen, öğrencilerden Arif’in kompozisyonunu değerlendirmelerini istedi. “Arif’in yazdıkları hakkında ne düşünüyorsunuz çocuklar?” diye sordu.

Cevaplar ilginçti:

“Arif haklı öğretmenim, tatilden sonra dört duvar arasına girmek bizi sıkıyor!”

“Bence derslerimizi bazen bahçede işleyelim öğretmenim. En azından kuş seslerini de duyarız, olmaz mı?”

“Bence arada piknik yapalım öğretmenim!”

“Bazen de ormana gidebiliriz mesela!”

Gelen cevaplar ve fikirler şaşırtıcı değildi. Öğretmen, Arif ve arkadaşlarına hak veriyordu.

“O halde çocuklar; bu seneki hedefimiz, hava şartlarının müsait olduğu bazı zamanlarda derslerimizi bahçede, kırda, ormanda işlemek olsun. Olur mu?”

Bu cazip ve güzel teklif karşısında sınıftaki herkes, hep bir ağızdan “Oluuuur!” diye haykırdılar.

Arif’in yüzü gülüyordu. Güzel bir şeye vesile olduğunu düşünüyordu. Neticede bazen de olsa, eğitime doğayla iç içe bir şekilde devam etmek güzel olacaktı gerçekten.

‘Kâinat Sınıfı’nda okunacak o kadar çok kitap vardı ki… Allah’ın tabiatta yarattığı her şey, bize bir şeyler öğretiyordu. Yeter ki okumasını bilelim…

İlk Oruç
İlk Oruç

Arif o gün Ramazan ayının ilk orucuna başlamıştı. Sabah saatlerinde kendini biraz susamış hissetti. Öğleye doğru ise açlık hissi kendini gösterdi.
Annesi ona, orucunu dayanabildiği saate kadar tutabileceğini söylemişti aslında. Küçükler çok acıkıp da dayanamayacaklarını hissederlerse, oruçlarını
açabilirlerdi. Arif bunu bilmesine biliyordu ama anne babası gibi sonuna kadar dayanmak istiyordu. Akşam ezanı okunup da iftar saati geldiğinde orucunu onlarla birlikte açmayı hayal ediyordu. Arif bunları düşünürken masadaki sürahi gözüne ilişti. Sürahinin içindeki suya bakıyor ama ondan bir bardak su alıp da içemiyordu. Aynı şekilde meyve tabağındaki elmalardan da bir ısırık olsun alamıyordu. Evet, canı çekiyordu ama ‘izin’ yoktu işte!
Bu izni vermeyen de anne babası değildi. Bir şey yiyip içememesi, Allah’a vermiş olduğu sözden kaynaklanıyordu. İçinde bulunduğu bu durum, Arif’i çok etkiledi. “Demek ki bu yiyecek ve içeceklerin gerçek sahibi biz değiliz” diye düşündü. “Öyle ya, sahibi ben olsam istediğim gibi yer ve içerim. Kimse bana karışamaz!”

Babasının önceki akşam Ramazan Risalesi’nden okuduğu satırlar geldi o an aklına:
“Ramazan-ı Şerif’te en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki kendisi mâlik [sahip] değil, memlûktür [kendisine sahip olunan]; hür değil, abddir [kuldur]. Emir olunmazsa en adi [basit] ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz…” Gerçekten de bu satırları yaşıyordu sanki şimdi. Kimse ona “Yiyemezsin, içemezsin” demiyordu belki ama “kul” olduğu Âlemlerin Rab’bi ondan belli bir vakte kadar yiyip içmeyi bırakmasını istiyordu. “Demek ‘kul olmak’ böyle bir şey” diye geçirdi içinden. Kul olmak, Nimetlerin Gerçek Sahibi’ni tanımak demek. Kul olmak, Allah’ın izin verdiği şekilde hareket etmek demek. Kul olmak, Allah neyi emrederse onu yapmak, neyi yasaklarsa onu terk etmek demek… Elbette gönüllü bir kabulleniş idi bu “kulluk” durumu. İnsanlar “Her Şeyin Sahibi” olan Allah’a kul olmazlarsa, başka şeylerin kulu-kölesi olabilirlerdi zaten. “Bir”e kul olmayan “her şeye” kul olurdu ki bu da hoş bir şey olmasa gerek. Yani Allah’a kul olmak, her şeyden önce insana “insan gibi yaşamayı” sağlıyordu aslında. İnsanı yaratan ve onun bütün ihtiyaçlarını her zaman karşılayan bir Yaratıcı’ya teslim olmak ve güvenmek
çok rahatlatıcı bir duygu idi. Arif, Ramazan’ın ilk gününde bu manaları düşündü hep. Orucunu akşama kadar tuttu ve iftar saati gelip de ezan sesi duyulduğunda hep birlikte “Bismillah!” deyip oruçlarını açtılar. Yemekler çok lezzetli gelmişti Arif’e. Suyu içince öyle bir “Elhamdülillah” dedi ki… Sanki dünyalar onun olmuştu! Yemekler kadar “Allah için aç kalma”nın da lezzetine varmıştı o.

Uzaylılar var mı?
Uzaylılar var mı?

Arif uzunca bir süredir uzayı ve uzaylıları düşünüyordu. Geçenlerde uzaylılarla ilgili bir film izlemişti. Biraz korkmuş ve biraz da iğrenmişti açıkçası.
Çünkü filmde uzaylılar çok garip ve korkunç varlıklar olarak canlandırılmıştı. Filmin etkisinden olacak, babasıyla “uzaylılar” hakkında konuşmayı düşündü. Babasının yanına giderek “Uzaylılar var mı gerçekten?” diye sordu. “Neden olmasın oğlum, var tabii!” dedi o da hemen. Arif, babasından bu kadar hızlı, kısa ve net bir cevap beklemiyordu doğrusu. Şaşırmıştı. “Nasıl yani?” dedi babasına, “Uzaylılar nerede o zaman? O filmlerde gördüğümüz yaratıklar var mı gerçekten?” Babası gülümseyerek cevap verdi: “Güzel oğlum, ‘Uzaylılar var mı?’ diye sordun, ben de ‘Var’ dedim. Biz de uzaylı değil miyiz? Biz de uzayda, dünya gezegeninde yaşamıyor muyuz? O halde elbette uzaylılar var.” Arif gülümseyerek, babasına: “Böyle düşünmemiştim tabii. Evet, o anlamda uzaylıyız biz de. Ama bizim dışımızda, başka gezegenlerde veya yıldızlarda yaratıklar var mıdır, ben onu merak ediyorum?”Arif’in merak ve heyecanını gözlerinden okuyan babası “Elbette var oğlum. Allah ‘Hakîm’ olduğuna göre hikmetsiz ve boş iş yapmaz. Bak, şu uçsuz bucaksız uzayda belki de bir nokta kadar olan Dünya’mızda sayısız canlılar yaratılmış. O halde Allah, o koca uzayı, milyarlarca gök cismini neden bomboş bıraksın ki? Oraları boşuna mı yaratmış?” Babasının bu sorusu üzerine Arif, biraz düşüncelere daldı.

Gerçekten de, ucu bucağı gözükmeyen uzayı Allah niçin yaratmıştı? Babası onun düşünmesine yardım etmek istercesine “Söyle bakalım Arif, canlılar sadece insanlardan mı ibaret? İmanın şartlarını bir hatırla istersen…” “Melekler!” dedi Arif hemen. “Evet, oğlum, Allah’ın sayısız melekleri vardır. Bunlar adeta bütün uzayı kaplamıştır. Kur’ân’da ‘Göklerde (uzayda) ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler’ (Nahl Suresi: 49) buyrulur. Bunlar dışında, yine Kur’ân’da varlığı bildirilen ‘cinler’ var mesela. Allah ‘Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım’ (Zariyat Suresi: 56) buyuruyor. Ayrıca başka ruhânî varlıklar da vardır. Yani bizim dünya gözüyle göremediğimiz, fakat varlığı kesin olan yaratıklar bunlar: Melekler, cinler ve ruhânîler.” Arif o an melekleri, cinleri ve başka ruhları da düşününce “Mars’ta hayat veya canlılık yoktur” şeklinde kesin bir hüküm vermenin yanlış olacağını düşündü. Elbette uzayın başka yerlerinde, gözümüzle göremesek bile, sayısız varlıkların olması mümkündü. Ama doğru olan, bunları filmlerde gördüğümüz gibi garip ve korkunç varlıklar olarak değil, Allah’ın bize bildirdiği şekilde “melekler, cinler ve diğer ruhlar” olarak düşünmekti.

Her uyanış, yeni bir diriliş!
Her uyanış, yeni bir diriliş!

Arif son zamanlarda babasının dilinden, bir duayı sıkça duyar olmuştu. Babası her sabah şöyle mırıldanıyordu:
“Allahümme bike asbahnâ ve bike emseynâ ve bike nahyâ ve bike nemût ve ileyke’n-nüşûr.” O sabah Arif, merakla babasına sordu:
“Babacığım, okuduğun dua ne anlama geliyor?”
Babası da:
“Peygamberimiz (asm) her sabah uyandığında bu sözleri söylermiş güzel oğlum. Kısa bir manası şu: ‘Allah’ım! Her sabah Senin izninle uyanır ve yine Senin yardımınla akşama kavuşuruz. Senin izninle dirilir (hayat bulur) ve yine Senin dilemenle ölürüz. Hepimiz bir gün Senin huzurunda toplanacağız.'”
Bu sözler, Arif’in çokça dikkatini çekmişti.
“Demek ki Peygamberimiz (asm) her sabah böyle diyormuş” dedi içinden.
“O halde babacığım, sen de Peygamberimiz (asm) gibi yapıyorsun yani. Ne güzel!”
“Evet yavrum. Bu duayı, sen de okuyabilirsin. Hem Peygamber Efendimizin (asm) sünnetine uymuş olacağın için çok sevap kazanırsın.”
Bu teklif, Arif’in aklına yatmıştı. Hemen duayı ezberlemeye koyuldu. Bir yandan kelimeleri tekrar ediyor, bir yandan da duanın manasını düşünüyordu.
“Allah’ım! Her sabah Senin izninle uyanırız” demişti babası ilk cümlede.
Özellikle bu kısım, onu çok düşündürmüştü. Babasına sormadan edemedi:
“Babacığım, biz her sabah Allah’ın izniyle mi uyanıyoruz yani?”
Arif’in çok meraklı olduğunu ve ince düşündüğünü bilen babası, bu soruyu bekliyordu ondan. Tebessüm ederek şöyle cevap verdi:
“Evet güzel yavrum, sadece uyanmamız değil, aslında her şey Allah’ın izniyle olur. Yani, her şeyi Allah yarattığı gibi, her şeyin kontrolü de O’ndadır. Allah izin vermese, bir yaprak bile kımıldamaz. Dolayısıyla uykuya dalmamız Allah’ın izniyle olduğu gibi, uyanmamız da yine Allah’ın izin ve yardımıyla gerçekleşir.”
“O halde, Allah izin vermese, uyanamayız; ya da Allah isterse, bizi daha fazla uyutabilir yani” dedi Arif.
“Aynen öyle yavrum. Tıpkı Allah’ın, Ashab-ı Kehf (Mağara Arkadaşları) olarak bilinen 7 kişiyi, köpekleriyle birlikte bir mağarada 309 sene uyutması gibi…”
Arif, bunu duyunca çok şaşırmıştı. “Nasıl yani? Allah, 309 sene nasıl uyutmuş ki onları?”
“Allah isterse, oluyor işte oğlum. Bu hâdise, bize Kur’ân’da Kehf Suresi’nde anlatılır. Allah’a inanan yedi genç, o zamanın kötü bir kralından kaçarak bir mağaraya sığınmışlar. Allah da onları orada uyutarak, taa 309 sene sonra uyandırmış.”
“Sanki yeniden dirilmişler babacığım!”
“Evet, adeta yeniden dirilmişler!”
Arif, duyduklarına önce çok şaşırsa da, bu hali fazla uzun sürmedi.
O an aklına, Allah’ın her yıl aylarca uyuttuğu canlılar geldi. “Babacığım, Ashab-ı Kehf ve köpekleri 309 sene uyumuş. O kadar olmasa bile, kış mevsiminde aylarca uyuyup ilkbaharda uyanan canlılar da var. Onlar da ilkbaharda adeta yeniden diriliyorlar, değil mi?”
Babası, onun bu düşüncesine hayran kaldı. “Harika bir çıkarım! Aferin yavrum sana. İşte Allah, dilediği canlıyı, dilediği kadar uyutabilir. İsterse saatlerce, isterse aylarca, hatta yüzyıllarca…”
Arif, bugün de çok şeyler öğrenmişti. Bu sebeple çok mutluydu. Şimdi Peygamberimizin (asm) her sabah okuduğu o duayı daha iyi anlıyordu: “Allah’ım! Her sabah Senin izninle uyanırız… Ve yine (her sabah) Senin izninle dirilir, hayat buluruz…”
Evet; her uyanış, yeni bir dirilişti!