Dünya için Ramazan vakti
Şubat ayının ortalarıydı. Akşam saati dışarıda dondurucu bir soğuk vardı ama Ariflerin evinde tatlı bir telaş yaşanıyordu. Mutfaktan gelen mis gibi kokular, sahur için hazırlanan pideler… Arif çok heyecanlıydı çünkü o gece hayatında ilk defa sahurun o gizemli vaktine uyanacak, Ramazan’ın o ilk mübarek gününe merhaba diyecekti.
Salona geçtiğinde babasını masanın üzerindeki hurma tabağını düzenlerken buldu. Arif, merakla sordu:
— Babacığım, yarın oruç tutacağız değil mi? Yani akşama kadar o lezzetli yemeklerin yanından geçeceğiz ama hiçbirine dokunmayacağız. Acaba yemekler onlara küstüğümüzü düşünüp üzülür mü?
Babası gülümsedi, Arif’i yanına çekerek tabağın içinden bir hurma gösterdi:
— Küsmezler Arif’im, tam tersine bizim onlara değer verdiğimizi görüp sevinirler. Bak, şu hurmaya iyi bak. Bu hurma aslında bize gönderilmiş özel bir paket gibi. Üzerinde Rabbimizin “Sizi seviyorum, size bu rızıkları gönderiyorum” mesajı yazıyor. Ama biz bazen, elimizin altında hep yemek olduğu için, o mesajı okumayı unutuyoruz.
Arif, hurmayı eline alıp inceleyerek sordu:
— Nasıl yani baba? Oruç tutunca o mesajı nasıl okuyoruz?
— Şöyle düşün Arif. Bir padişah seni muhteşem bir ziyafete davet etse, masada her çeşit yemek olsa… Sen oraya gider gitmez, ev sahibini hiç beklemeden hemen yemeğe saldırırsan ayıp olmaz mı?
— Olur tabii baba. Önce padişaha bir teşekkür etmek ve “Buyurun” demesini beklemek gerekir.
— İşte oruç da tam budur oğlum. Biz gün boyu o yemeklere dokunmayarak aslında şunu diyoruz: “Allah’ım, bu nimetler benim değil, Senin. Sen izin vermeden, ‘Buyurun’ demeden ben bunlara dokunamam.” Akşam ezanı okunduğunda o bir bardak suyun, bir adet hurmanın ne kadar büyük bir sanat eseri ve kıymetli bir hediye olduğunu anlıyoruz. Oruç, bize nimetin gerçek sahibini hatırlatan bir öğretmen gibidir.
Arif bir süre sessizce düşündü. Gözleri pencereden görünen yıldızlara takıldı:
— Anladım baba! Biz oruç tutarken gün boyu bekleyerek aslında Allah’ın ne kadar cömert olduğunu ve bize ne kadar çok hediye gönderdiğini düşünüyoruz. Yani biz aslında o büyük ziyafetin “edepli misafirleriyiz” değil mi?
— Harika söyledin Arif! Tam bir “tefekkür” oldu bu. Bizler bu dünyada her an Allah’ın misafirleriyiz ama Ramazan ayı bu misafirliğin en şerefli, en bereketli zamanı. Ezan okunduğunda o “Rahmet Sofrası” açılacak ve biz de şükrümüzle o sofraya oturacağız inşaallah.
Arif heyecanla yerinden kalktı:
— O zaman ben bu gece sahura kalktığımda sadece karnımı doyurmayacağım baba. Rabbime “Beni bu güzel sofraya davet ettiğin için teşekkür ederim” diyeceğim.
Babası Arif’in başını okşadı:
— Aferin benim güzel oğluma. Hadi şimdi biraz uyu, gece sahurda “Bereket Vakti”nde buluşacağız.
Arif yatağına girdiğinde dışarıdaki sessizliği dinledi. Sanki bütün dünya sessizce sahur vaktini, o büyük buluşmayı bekliyor gibiydi. Kendi kendine fısıldadı:
“Hoş geldin ey Ramazan, hoş geldin kalbimizin en güzel misafiri…”
Dergimize abone olmak için tıklayın!








İlk yorum yapan olun