Etiket: yaz

Ağustos Böceğinin Gerçek Hikâyesi
Ağustos Böceğinin Gerçek Hikâyesi

Sıcak bir Ağustos günüydü. Ağustos Böceği, bir ağacın dalında güzel sesiyle aralıksız ötüyordu. Yerdeki karıncalardan biri alaycı bir şekilde ona bakarak: “Şarkı söylemekten başka bir şey bilmez misin arkadaş? Biraz bizi örnek al da, sen de çalış” dedi.
Ağustos Böceği: “Bak karınca kardeş, siz beni yanlış tanımışsınız. Ya da hiç tanımamışsınız. Yıllardır çalışıyordum. Şu ağaç dalına daha bugün yeni geldim.” dedi.
Bunu duyan karınca çok şaşırdı. Sırtındaki yükü yere indirip, bir sinyaliyle diğer karıncaları çağırdı ve Ağustos Böceğinin yanına toplandılar. “Şu hikâyeni tam olarak anlatsana” dedi karınca.
“Anlatayım” dedi Ağustos Böceği.

“Bir zamanlar, bir ağaç dalının yarığına bırakılan minik bir yumurtaydım. Yumurtadan, kurtçuk olarak dışarı çıktım ve toprağa düştüm. Hızlıca toprağı kazarak, ağaç köklerine ulaşmam gerekiyordu. Çünkü hayatta kalabilmek için ağaç köklerinin özsuyu ile beslenecektim. Tam on yedi yıl, o kökten o köke toprağı kazıp durdum. Gözlerim kapalı ve ses çıkarmadan, sabırla çalıştım.
Sonunda yeryüzüne çıkma zamanım geldi ve toprağın altından çıktım. Üzerimdeki toprağı silkelemek için kanat çırpmaya çalıştım ama ortada kanat da yoktu. Çok kısa bir zamanda kanatlarım oluştu. Uçmayı başardım. İşte bu ağacın dalına kondum. Hiç susmayışımın sebebi ise, tüm canlılara ve arkadaşlarıma sesimi duyurabilmek.”
Karıncalardan biri şöyle dedi: “Biz kış için yuvalarımıza yiyecek taşırız. Sen kışın ne yiyeceğini düşünmez misin?”
Ağustos Böceği “Hayır” dedi. “Benim o kadar vaktim yok. Kışı hiç göremeyeceğim. Yaşamak için iki haftam var. Biz sadece Ağustos ayında yaşarız.”
Karıncaların hepsi çok üzüldü ve Ağustos Böceği hakkında ön yargılı davrandıkları için pişman oldular. Karıncaların lideri ise, diğer karıncalara dönerek şöyle dedi: “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bir daha asla kimseyi küçümsemeyin. Hep
iyi niyetli olun. Olayların sebeplerini ve hikmetlerini bilmeden eleştiride bulunmayın.”
Karıncalar, Ağustos Böceği’nden özür dilediler. Vedalaşarak ayrıldılar.

Mehtap Y. Yükselten

Merhaba
Merhaba

Can Kardeş’im;

Tatilin nasıl geçiyor? Umarım benim düşündüğüm gibi gidiyordur ve kendini tablet bilgisayara kaptırmıyorsundur.Tabii ki, her şeyin bir zamanı var. Oyunun da kitap okumanın da… Üstüne, bir de Can Kardeş okuyorsan, değme keyfine.
Can Kardeş’te neler var neler;
-Arif’in Dünyası: Arif bu sefer köyüne tatile gidiyor. Üstelik tatili Kurban Bayramı’na denk geliyor ve neler öğreniyor neler.
-Renkli Düşünceler: Kurban Bayramı nedir, nasıl kutlanır, özelliği nedir? Merak ediyorsan, cevabı bu yazıda.
-Nurşin’in Mutfağı: Abur-cubura alternatif bir cips nasıl yapılır, bu sayfada öğreneceğiz.
-Mikrofon Sende: “En çok sevdiğin oyun nedir?” sorusuna bakalım minikler nasıl cevap vermiş?
-Gezi Yorum: Çelebi minik köpeği ile bu sefer yavru vatan Kıbrıs’a gidiyor. Kıbrıs’ın tarihinden bir kesit okuyacağız.
-Tatil Testi: Buyurun tatil testine. Arkadaşlarınla toplan ve bir süre tut… Sonra bu test sonuçlarını en kısa zamanda kim bitirecek, aranızda yarışın olmaz mı?
-Hayvanlar Âlemi: Ağustos böceğinin bilinmeyenlerini bu sayfada okumak çok keyifli olacak.
-Şenlik: Mizah sayfanız yine güldürmeye devam ediyor.
-Çizgilerle Deyimler: “Öküzün altında buzağı aramak” deyiminin gerçek anlamını bu sayfada bulacaksın.
-Uçan Çocuk, Vız Vız Arı, Çizgi Kıssalar, Genç Yazar Çizerler…
Buyurun Can Kardeş seni bekliyor.
Gözlerindeki nur hiç sönmesin, Allah’a emanet ol.

Şenlik
Şenlik
Her bir karpuz “BİSMİLLAH” der
Her bir karpuz “BİSMİLLAH” der

Sıcak bir yaz günüydü. Zümra ve Zehra arkadaşlarıyla bahçede oynuyorlardı. Birden annelerinin sesini duydular. Bir de ne görsünler? Annelerinin elinde koca bir tabak dilimlenmiş karpuz vardı. Zümra, Zehra ve arkadaşlarını çardağa karpuz yemeye davet ediyordu. Çocuklar buna çok sevindi. Hemen arkadaşlarına haber verdiler. Bütün çocuklar koşarak, ağacın gölgesindeki çardakta yerlerini aldı. Tahta masanın etrafına oturdular. Bu sıcakta soğuk karpuz o kadar iyi gelmişti ki, bir yandan yiyorlar, bir yandan da sohbet ediyorlardı. Zehra’nın aklına bir soru gelmişti. “Anne, karpuz ağaçtan mı toplanıyor? Hiç karpuz ağacı görmedim.” dedi.
Ablası Zümra ve birkaç çocuk gülmeye başladılar. “Hiç karpuz ağacı olur mu? Kocaman karpuzları ağaç dalları nasıl taşısın? Hemencecik dalları kırılır.”
Bir başka çocuk da gülerek söze karıştı:
“Hem düşünsene ağacın altından geçerken başına karpuz düştüğünü… Hah hah hahh” kahkaha sesleri yükselmeye başlamıştı.
Anne Selma Hanım: “Çocuklar susar mısınız? Zehra bana bir soru sordu. Burada komik bir durum yok. Karpuz, tarlada, yerde yetişir. Kavun da öyle. Onları taşıyan ve beslenmelerini sağlayan ince bağlar vardır. Bunlar ağaç dalları gibi yukarı uzanmazlar. Toprağın üzerinde yatarak ve ilerleyerek
büyürler.”
Az önce gülen çocukların hepsi ciddileşmişti. “Peki, ama nasıl, ipe takılmış gibi kocaman tatlı karpuzlar toprakta büyüyor?” dedi Ayşegül. Selma Hanım:
“Çocuklar, her bir karpuz “Bismillah” der” dedi.
“Gerçekten mi? Peki, biz neden duymuyoruz?” dedi çocuklar.
Selma Hanım devam etti: “Evet, çocuklar, gördüğünüz gibi toprağın böyle çeşit çeşit renkte ve tatlarda meyve sebzeleri yapabilmesi imkânsızdır. Onun aklı yoktur ve bizi de tanımaz. Ağaçların da aklı yoktur ve onlar da bizi tanımazlar. Öyleyse her bir meyve, sebze; bizi tanıyan, ihtiyaçlarımızı bilen birinin emriyle hareket ediyor. Yani ‘Allah namına, Allah’ın adıyla’ diyor. Bizim de her zaman söylediğimiz şekliyle ‘Bismillah’ diyor. Bu kelime öyle tılsımlı bir kelime ki, normalde çok zor olan işler onlara kolay bir hâle geliyor. İnce dallar, kavun ve karpuz taşıyor. Minicik çiçekler ‘Bismillah’ deyince kaya ortadan ikiye çatlıyor ve çiçeğin çıkması için yol veriyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi, ‘Bismillah’ diyor, yeşil ot yedikleri halde bize beyaz süt veriyor. Böylece her biri bir süt çeşmesine dönüşüyor.”
Karpuz yemek çocuklar için daha da lezzetli hâle dönüşmüştü. Karpuz yemeden önce “Bismillah” demeyi unutanlar hemen “Bismillah” dediler.
Anne Selma Hanım: “Aferin size çocuklar. Başta “Bismillah” diyoruz. Şimdi hatırlayıp diyenleriniz de güzel bir şey yapmış oldu. Ortada, yani yerken, bize bu lezzetli yiyeceğin nasıl geldiğini düşünüp tefekkür ediyoruz. Sonunda da ‘Elhamdülillah’ diyoruz. Yani, bize bu nimetleri verene teşekkür ediyoruz, şükrediyoruz.

Mehtap Y. Yükselten

Bilim “Allah!” diyor
Bilim “Allah!” diyor

Arif, eğitim-öğretim yılı boyunca iple çektiği yaz tatiline kavuşmuştu. Okul zamanı yapmak isteyip de yapamadığı şeyleri bir bir yapmaya başlamıştı şimdi. Bilime meraklı olduğu için bilim-araştırma dergilerini karıştırmayı, özellikle de canlılar dünyasıyla ilgili yeni bilgiler edinmeyi çok severdi.
Bu bilgileri öğrendikçe Yaratıcı Kudret karşısındaki hayranlığı kat  kat artıyordu. Gerçi çoğu bilim dergisi bu bilgileri aktarırken, ne hikmetse sanki bunlar kendiliğinden oluyormuş gibi yazıyordu. Halbuki akıllara durgunluk veren bu harika işler, elbette Sonsuz Güç ve İlim Sahibi Biri tarafından yapılıyor olmalıydı. Arif bunun farkındaydı. Yaz tatilinde özellikle daha fazla okuduğu Risale-i Nur kitaplarında şöyle deniliyordu mesela:
“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz (yazansız) olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihayet (sonsuz) derecede muntazam (düzenli) şu memleket (kâinat/evren) hâkimsiz olur?” (Sözler)
Evet her şeyin bir sahibi olduğuna göre, varlıkları bu kadar güzel yaratan Biri mutlaka olmalıydı. Arif’in geçen ay okuduğu teknoloji dergisinde, yapay zekâya sahip harika bir robot tanıtılıyordu. Robotun mucidinden (icat eden) övgüyle söz ediliyordu. Zaten robottan bahsedip de, o mükemmel makineyi tasarlayan bilim adamından hiç söz etmemek elbette doğru olmazdı. Arif, robotun mucidinden bahsedilmesine rağmen, aynı dergide, canlıları yaratan Allah’tan hiç bahsedilmemiş olmasına bir anlam veremiyordu doğrusu. Başta insanoğlu olmak üzere canlılar, o robottan daha mı basitti ki? Hayır, kesinlikle böyle olamazdı. Sonuçta, o robotu tasarlayan da, Allah’ın eşsiz bir tasarım harikası olan “insan”dı çünkü. O halde bu bilim dergisinde Allah’tan hiç bahsedilmemesi garip bir durumdu açıkçası.

“İnsan” denen varlık, bu dünyadaki en harika robottan bile kat kat daha  harikaydı. İnsanın sadece “beyni” bile, hâlâ tam olarak keşfedilemeyen harika özelliklere sahipti. Öte yandan gözü, kalbi, hücreleri…
Hepsi de paha biçilmez eşsiz sanat harikalarıydı aslında. Öyle ya, bize bütün dünyayı verseler ve karşılığında gözlerimizi isteseler verir miydik?
Elbette vermezdik. Arif’in, bilimin ortaya koyduğu ilgi çekici bilgileri okudukça Allah’a olan imanı artıyordu. Rabbini daha iyi tanıyordu.
O’nun isim ve sıfatlarını öğrenmiş oluyordu. Aslında her bilim, kendi alanında bize Yaratıcımızı tanıttırıyordu. Biyoloji, canlılar dünyasındaki harika
özellikleri ortaya koyarak, Allah’ın eşsiz sanatını hayranlıkla izlememizi sağlıyordu. Astronomi, uçsuz bucaksız uzaydaki gök cisimlerinin milyonlarca yıldır nasıl bir düzen içerisinde dolaştırıldığını ortaya koyarak, yine Allah’ın sonsuz gücünü ve büyüklüğünü anlatmış oluyordu.
Son yıllarda baş döndürücü bir şekilde gelişen genetik bilimi, küçücük hücrelerde gerçekleşen kocaman işleri anlatarak, Allah’ın ne büyük bir yaratıcı
olduğunu ortaya koyuyordu. Arif, bilim dergilerini okurken şunu fark etmişti:
Bilim, aslında hep Allah’ı, O’nun harika sanat ve icraatlarını anlatıyordu. Bilim insanları veya bu alanda yazı yazanlar “Allah” demese de, bilimsel verilerin kendisi hep “Allah!” diyordu. Çünkü Yüce Kudret’in işlerinden bahsediyordu.