Etiket: #hikaye

Beklenen Kardeş
Beklenen Kardeş

Bugünlerde biraz durgunum. Neden mi?
Çünkü benim bir kardeşim yok. Kardeşimin olmasını çok istiyorum. Ama olmuyor. Hep dışarıda kardeşinin elini tutan, onu seven, öpen çocuklarda gözüm kalıyor. Bu durum annem ve babamın dikkatini çekmiş olacak ki beni sürekli teselli ediyorlar. Okuldaki arkadaşlarım benimle ayını fikirde değiller.
Tek çocuk olmanın iyi olduğunu savunuyorlar.
Bence yanlış düşünüyorlar. Çünkü tek çocuk olunca hep yalnız kalıyorsun ve sıkılıyorsun.
Yine böyle bir gündü. Arkadaşlarım, “Her zaman annenlerin gözü önünde oluyorsun, hep sana odaklanıyorlar.” dediler.
Ben, “Evet haklısınız ama büyüyünce ne olacak?” dedim. Herkes bana çok tuhaf baktı, devam ettim. “Büyüyünce aynı durumda olmayacağız, sen bir iş seçeceksin ve çalışacaksın, annenden babandan ayrılacaksın.
Ya da annen veya baban bir gün ölecek sana yardım edecek seni teselli edecek kimse kalmayacak sırtını yaslayacağın biri olmayacak, şu anda kardeşiniz bazı şeylere engel oluyor olabilir ama büyüyünce sizin ilacınız olacaklar. İşte bu yüzden öyle düşünüyorum.” dedim. Arkadaşlarım, “Evet haklısın, biz sadece bir açıdan bakıyormuşuz.” dediler.
Eve gittiğimde annemler gülüyorlardı.
“Ben geldim!” dedim. Annem, “Aaaa hoş geldin oğlum!” yanlarına oturdum. “Anne sen kilo mu aldın?” diye sordum. Annem,
“Hayır” dedi gülerek. “Tamam, ben odama gidiyorum.” dedim.
O gün çok yorulmuştum. Biraz uyusam bir şey olmazdı. Rüyamda kardeşim oluyordu.
Terden sırılsıklam olmuş halde uyandım, koşarak annemin yanına gittim. “Anne, kardeşim nerede?” diye sordum. Annem hafif kızarak, “Kardeşinin olacağını nereden biliyorsun, kesin baban söyledi.”
“Tufannnn!”
“Efendim hayatım.”
“Efe’ye kardeşinin olacağını sen mi söyledin, hani sürpriz olacaktı?”
Ben o sırada ağzım açık onları izliyordum.
Annem, “Evet Efe, öğrendiğine göre bir kardeşin olacak!”
“Neeee!!! İnanmıyorum gerçekten mi?” dedim.
Babam yanağıma bir öpücük kondurup,
“Hadi hazırlan.” dedi. “Neden?” dedim.
“Eeee Efe Bey, öyle sadece kardeşini sevmek yok, alışverişe gideceğiz.”
“Canım ailem!” diyerek anne ve babama sarıldım. Annem, “Efe bir daha sarıl bana, kardeşin de sarılmak istiyor, beni tekmeliyor ve canım acıyor.” dedi gülerek. Hep birlikte güldük.
Artık evimize tontiş bir bebek geliyordu. Çok mutluydum.

Ayşe Bilge Şatılmış

Yeni Döneme Merhaba!
Yeni Döneme Merhaba!

Okulun ilk zili çalmıştı. Hepimiz yeniden arkadaşlarımıza, öğretmenlerimize, okulumuza kavuşmanın heyecanını yaşıyorduk. Sınıfa girince herkes sıra arkadaşını bulmuştu bile. Bir kişi hariç… Yeni taşındıkları için kaydını bizim okula yaptırmışlar. Hiçbirimizi tanımadığından çekingen duruyordu. Biz birbirimizle neşe içinde sohbet ederken o kaçamak bakışlarla bize bakıyordu.

Öğretmenimiz yoklama yaparken yeni arkadaşımızı da sınıfa tanıtmış oldu. Adı Deniz idi. İlk hafta Deniz hep yalnız oturdu ve kimseyle konuşmadı. Onun bu hali içime dert olmuştu. Sınıftaki arkadaşların bazıları o yokmuş gibi davranıyor, kimi de oyunlara dâhil etmiyordu. Denizi üzgün gördükçe ben de üzülüyordum. Hafta sonu ani bir karar verdim. Deniz’in yanında oturmak istiyordum. Bunu ilk önce dört yıllık sınıf arkadaşım ve aynı zamanda sıra arkadaşım olan Mine’ye söyledim. Bana çok büyük tepki verdi.

“Ne yani ben senin dört yıllık arkadaşınım, daha dün gelen bir kız için değer mi?” dedi. Teneffüste Deniz’in yanına gidip biraz sohbet ettikten sonra öğretmen de kabul ederse, onun yanında oturmak istediğimi söyledim. Deniz’in ilk defa yüzünün güldüğünü görmüştüm. Hemen öğretmenimle de konuştum. Öğretmenimiz de “Aslında bu çok isabetli bir karar olmuş. Çünkü yeni gelen arkadaşınızın da bir an önce sınıfa adapte olmaya, sizlerle kaynaşmaya ihtiyacı var.” dedi.

Çok sevinmiştim. Deniz de çok mutluydu. Fakat şimdi de Mine mutsuzdu. Üstelik benimle konuşmuyordu. Öyle zor bir durumdaydım ki… Deniz de mutlu olsun, bizimle kaynaşsın, üzülmesin diye yapmıştım bunu. Hem önyargılı olmamalıyız. Her insan güzeldir ve sevilecek farklı özellikleri vardır. Ben bütün arkadaşlarımı seviyorum. Denizi de tanıyıp, sevmek istedim ne var ki bunda?

Deniz ile kaynaştıkça, bana içini açmaya başlamıştı. Meğer babası iflas edince bizim mahallede mütevazı bir eve taşınmışlar.

Önceden özel bir okuldaymış. O da önceki okulunu, arkadaşlarını, taşınmadan önceki evlerini düşünüp özlüyormuş. Kendimi onun yerine koyunca onun neler hissettiğini çok daha iyi anlamıştım. Aklıma bir fikir gelmişti. Deniz’e hoş geldin ve yeni döneme merhaba partisi düzenlemek! Bu fikri öğretmenimle paylaşınca o da destekledi. Davetiye hazırlıklarına başlamıştım bile. Kâğıtlara birlik, beraberlik, arkadaşlık ve dayanışma ile ilgili güzel sözler yazıp, yer ve tarih belirterek partiye davet ediyordum.

Annelerimizin hazırladığı pasta, börek gibi ikramları da alarak Cumartesi günü okulumuzun yanındaki parkta buluştuk. O gün hem piknik yapmış olduk, hem hep beraber sohbet edip oyunlar oynadık. Herkesin yüzü gülüyordu. Mine de artık bana dargın olmadığını söyledi. “Aslında sen doğru olanı yaptın, ben çok kaba ve anlayışsız davrandım.” dedi.

Öğretmenimiz de bu sıra arkadaşlığı konusuna bir çözüm getirmişti. Dönüşümlü olarak herkes bir hafta başka bir arkadaşıyla oturacaktı. Bu çok daha iyi olmuştu. Her insan farklı bir dünya idi. Böylece her bir arkadaşımızı daha iyi tanıyacak, hayatımıza farklı güzellikler katacaktık. Ve yıllar sonra okul günlerimizi hatırladığımızda yüzümüzü güldüren, bizi mutlu eden anılar biriktirecektik.

Mehtap Yükselten

Garip Dede
Garip Dede

Mahallemizde top oynadığımız alanın yakınında tek katlı küçük bir ev vardı. Uzun zamandır boş duruyordu. Ancak son günlerde
birinin taşındığını duyduk. Bir gün top oynarken gördüm ki, garip bir dede kedilere yiyecek bir şeyler verdi, süt ve su koydu, sonra içeri girdi.
Bu tuhaf dedenin yalnız yaşadığı kanaatine varmıştık artık. Çünkü yanında kimse olmuyordu. Eve hep yalnız girip çıkıyordu.
Bir gün her zamanki gibi top oynarken, arkadaşımız Kerem topa nasıl vurduysa artık top öyle bir hızla gitti ki, ta yeni taşınan dedenin camına çarptı. Çarpmasıyla bir şıngırtı koptu. O an oyun durdu, biz durduk, öylece şaşkın bir şekilde kalakaldık. Birbirimizin yüzüne baktığımızda hepimizde aynı ifade vardı. Üzüntü, mahcubiyet, pişmanlık…
Biz o halde beklerken, yavaşça kapı açıldı.
Bastonuna dayanarak kapıdan bize bakan dede, bizi yanına çağırdı. Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımızı düşünerek, endişe içinde yanına gittik. Bize cebinden çıkardığı şekerleri verirken: “Bundan sonra daha dikkatli oynayın, olur mu çocuklar?” dedi. Bu garip
dedenin evini merak ettiğimden, kapının aralığından içeri bakmaya başladım. İçeride pek eşya yoktu. “Kimseniz yok mu sizin?”
diye sordum. Dede: “Var, ama uzaktalar yavrucuğum.”dedi. Tahminimce evi bir oda, bir mutfak ve lavabodan ibaretti. Aralık olan
kapıdan tüm evi görebilmiştim.
O gün eve gittiğimde olan kazayı ve tanıştığımız dedeyi anneme, babama anlattım.
Babam “Üzülme, sabah ilk işimiz gidip dedenin camını tamir ettirmek olacak.” dedi.
Annem de “Ben de sabah börek yaparım sıcak sıcak götürürsünüz.” dedi. Çok mutlu olmuştum. Sabah babamla birlikte dedenin evine giderken Kerem ve babasıyla karşılaştık.
Kerem’in babası bir zamanlar camcılık işi yapmış. Bizden önce davranıp ölçü almışlar. Cam takmak için gidiyorlarmış.
Hep beraber dedenin kapısını çaldık. Dede, sevimli ve güler yüzüyle kapıyı açtı. Babalarımız selam verip tanıştılar. ”İçeri buyurun.” dedi dede. Dedenin yattığı odaya girdik. Tek kişilik küçük bir yatağı, bir de oturmak için ince bir sedir vardı. Babam “Bizim çocuklar oynarken bir kaza yapmış, özür dilemek ve camınızı tamir etmek için geldik.” dedi. Ben de “Annem de börek yaptı, sıcak sıcak yersiniz.” dedim. Dede, yaşla dolan gözleriyle:
“Ne zamandır gelip gidenim yoktu. Allah sizden razı olsun, evimi şenlendirdiniz.” dedi.
Babalarımız cam takma işini yaparken, Kerem ve ben dede ile sohbete devam ettik. Ben börekleri mutfakta bir tabağa koyarken,
dede de: “Ben de çay yapayım, birlikte kahvaltı yapalım.” dedi. Mutfak çok küçüktü.
Dede’nin öyle pek yiyeceği de yoktu. Kavanozun dibinde birkaç zeytini kalmıştı. Bir iki dilim de ekmeği vardı. Babalarımız işlerini
bitirdiğinde dede onlara da çay ikram etti.
Kerem’le birlikte izin alıp bahçeye çıktık. O gün eve gittiğimizde anneme ve babama:
“Ben bu dedenin haline çok üzüldüm, hem pek eşyası yok, hem de yiyeceği yoktu.” dedim. Annem: “O kadar üzülme, yaşlıların
emekli maaşı oluyor, vardır yiyecek alacak parası.” dedi. Babam: “Çocuklar oynarken biz sohbet ettik. Hiçbir şey uzaktan göründüğü gibi değildir. Emekli maaşı olmasına var ama maalesef kullanamıyor.” Annem:
“Nasıl yani?” dedi. İki oğlu varmış, birinin borçları yüzünden oturduğu apartman dairesindençıkıp buraya taşınmak zorunda kalmış. Şimdi de maaşını bir kısmını borçlu olan oğlunun borçlarının ödenmesi için verirken, bir kısmını da diğer oğlu alıyormuş. Annem hayretler içinde “Aman Allah’ım bunlar ne vicdansız evlatlarmış. Peki, diğer oğlu neden alıyormuş babasının parasını?” Babam: “Küçük oğlu Ankara’da memur olarak çalışıyormuş. Evliymiş, taksitle araba almış. Ödeyemiyorum, yetmiyor, hep ağabeyime destek olursun zaten, ben sanki üvey evladınım.” diye babasının merhametini sömürüyormuş.
Annem çok üzülmüştü. Her gün evde ne pişerse, dedeye de gönderiyordu. Böylece ben de dedeyle sohbet etme imkânı buluyordum.
En son gittiğimde, “Camımı kırmasanız kapıma gelip tanışmayacaktınız belki de. Her olumsuz gibi görünen olayda, hayırlı, güzel neticeler vardır. Bunu unutma evlat. O yüzden ben de halimden memnunum. Kuru ekmek, zeytin yesem de bana yetiyor. Kalan ekmekleri de süt ya da suyla ıslatıp şu kedilere veriyorum. Çok şükür bu günlerimize.” dedi.

Mehtap Yükselten

Sen hangi kahramansın?
Sen hangi kahramansın?

Masal, hikâye veya çizgi roman okumuşsundur.
Peki, bu okuduğun kitaplardan biri senin hayat hikâyen olsa?
“Acaba nasıl bir kahraman olmak isterdin?” diye sorsaydık…
Nasıl cevap verirdin?
Hep beraber okuyalım:

Ceylin Aslan: Ben çok merhametli, akıllı bir kahraman olmak isterdim.

Fatma Berra Duray: Ben “herkese iyi davranan bir kahraman” olmak isterdim.

Yusuf Sarıyar: “Etkinlik Kahramanı” olmak isterdim.
Şiddet uygulayan çocuklara origami, kanaviçe, quling, öğretirdim ki kötü işlerden uzak kalsınlar. Haiku (Geleneksel bir Japon şiir türü) yazdırarak doğayı, çevrelerini farkına varmalarını sağlayan bir kahraman olurdum.

Hivanur Kaya: “Kitap Koruyucu Kahraman” kitapları koruyup, kollayan, çocuklarıonlara ulaştırmak için çeşitli yollar denemekten kaçınmayan bir kahraman olmak isterdim.

Tuba Doğan: “Eğitim kahramanı” olmak isterdim. Çocuklara oyun öğretirdim. Onlara yapabilecekleri ödevleri vererek onların kahramanı olurdum.

Yaren Ecrin Şirin: “Yumuşak Huylu” bir kahraman olmak istiyorum. Doğayı, insanları, böcekleri seven onları koruyan bir kahraman… Herkesin dostça yaşaması için çalışmalar yapan bir kahraman…

Dünya Köyümüz
Dünya Köyümüz

Öğretmen, yaz tatilinde neler yapacağımızı sormuştu.
Okumak istediğim kitapları, çok istediğim spor kursunu, gezmek istediğim yerleri hayal ederken bir yandan da arkadaşlarımı dinliyordum.
“Köyümüze gideceğiz” dedi bir arkadaşım. Düşündüm de, hiç köye gitmemiştim.
“Bizim köyümüz yok ki” dedim kendi kendime.
Arkadaşım öyle güzel anlatmıştı ki köylerini, çok merak etmiştim.
Hayvanların hepsinin isimleri olduğunu, meyve bahçelerini, tarlalarını, köy çeşmesini, oradaki arkadaşlarıyla oynadığı oyunları anlattıkça ben de köye gitmek istiyordum.
O gün okuldan dönünce annemle babama “Bizim neden köyümüz yok?” dedim.
Babam “Annen de ben de büyük şehirlerde doğduk, yaşadık. Sen de İstanbul’da doğdun. Köyümüz yok ama istersen hafta sonu arkadaşımın çiftliğine gidebiliriz.” dedi.
Çok sevinmiştim. Hafta sonunun gelmesini heyecanla bekledim.
Nihayet beklediğim gün geldi ve yola çıktık.
Çiftliğe vardığımızda bizi başında şapkası olan güler yüzlü bir amca karşıladı.
Sonra birlikte çiftlikteki tüm hayvanları sırayla ziyaret ettik.
Minik civcivler çok şirindi. Onlara dokunup sevdim. Tavşanlara marul yedirdim. Koyun ve kuzuların bulunduğu ağıla gittim. Hatta yeni doğmuş bir kuzuyu kucağıma aldım. İneklerden nasıl süt sağıldığını izledim. Ben de denedim ama başarılı olamadım. Meyve ağaçlarının olduğu bahçeye girdiğimde ise, aynı köy çocukları gibi ağaçlara tırmanıp erik, kiraz, elma topladım.
O gün çok yorulmuştum ama köy hayatının nasıl olduğunu bir parça yaşamıştım.
Akşam olduğunda eve dönme vakti gelmişti. Çiftlik sakinleriyle vedalaşıp yola çıktık.
Yolda annem bana “Artık köyümüz yok diye üzülmüyorsundur umarım. Hem istediğimiz zaman köylere,çiftliklere misafir olarak gidebiliriz.” dedi. Ben de “Üzülmüyorum anneciğim. Çok mutlu oldum.” dedim.
Babam da “Hem dünya da bizim köyümüz gibidir.” dedi. Anlayamamıştım.
“Koskoca dünya nasıl köy olur?” dedim.
Babam:
“Bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle, dünyanın başka bir yerinde olan haberleri, gelişmeleri anında duyuyoruz.
Gidip gezemesek de, görüntülerini seyrederek tüm ülkeleri ve meşhur yerlerini görebiliyoruz.
Bunun için “Dünya bir köy gibi” diyoruz. Babamın ne demek istediğini anlamıştım. Ben de ilave olarak şöyle dedim:
“Madem dünya köyümüz, havada uçan kuşlar, kelebekler, yerlerdeki karıncalar, böcekler, yol kenarlarındaki, parklardaki ağaçlar, sevimli sokak hayvanları, hepsi köyümüzün bir parçası. Onları korumak ve yaşamalarını sağlamak için daha çok çalışacağım. Köyümüz olmasa da, hepimiz dünya köylüyüz.”

Mehtap Y. Yükselten

Ramazan da kim?
Ramazan da kim?

Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde zenginler çok zengin, fakirler de çok fakirmiş. Bir yanda yediği önünde, yemediği arkasında olanlar; bir yanda da ekmek, zeytin bulsa şükredenler varmış. Saraylarda yaşayan zenginlerin, fakir halkın nasıl geçindiğinden, ne yiyip içtiğinden haberi olmazmış. “Tok açın halinden anlamaz” derler ya, işte aynen öyleymiş.
Günler böyle geçip giderken, halk arasında, saraydakilerin bir hastalığa yakalandığı söylentisi dolaşmaya başlamış. Oburluk, şişmanlık, fazla uyku, tembellik ve daha birçok çeşitli hastalıklar meydana gelmiş. Başka ülkelerden doktorlar gelmeye başlamış.
Fakat değişen bir şey olmuyormuş. Fakir halkın çoğu akıllı ve çalışkanmış. Aralarından çok kitap okuyan bilge bir çocuk, “Ben çaresini buldum! Gidip onlara yardım etmek istiyorum!” demiş. Halk, çocuğa gülüp, “Seni kim dinler ki? Sen daha çocuksun” demişler. Aralarından biri de demiş: “Ah be çocuğum, onlar bizim sıkıntılarımızı görüp yardım ediyorlar mı hiç? Biz neden edelim?” Bilge çocuk: “Biz daima kötülüğe iyilikle karşılık vermeliyiz.” demiş ve düşmüş yola. Sarayların bulunduğu meydana gelmiş. Küçük bir çocuğun kendilerine bir şey söylemek istediğini öğrenen kibirli halk, önce onu uzaklaştırmak istemiş ama sonra içlerinden biri “Bırakın, konuşsun bakalım” demiş. Çocuk: “Saygıdeğer büyüklerim, bugüne kadar siz en lezzetli şeyleri yediniz. Baklavalar, pirzolalar, şekerlemeler… Biz ise, baklava yiyemedik ama beslediğimiz tavuklarımızın yumurtasını yedik.
Yumurta daha sağlıklıdır, besleyicidir. Hem sizin gibi üst üste yemedik. Biz sizin kadar çok ve çeşitli yiyemediğimiz için hastalanmıyoruz. Sizin şifanız Ramazan’dadır. Siz en iyisi Ramazan’ı bekleyin.” demiş ve oradan ayrılmış. Herkes birbirine bakıp”Ramazan da kim? Ne demek istedi şimdi bu çocuk?” diye söylenmeye başlamış. Artık her gelen doktora “İsminiz Ramazan mı?” diye soruyorlarmış. Ama hiçbirinin adı Ramazan değilmiş.
Bekledikleri Ramazan gelmeyince, bilge çocuğu çağırıp bu işin aslını öğrenmeye karar vermişler.
Bilge çocuğu saraylarına almışlar. Çünkü onlar o kadar şişman olmuşlar ki artık kapılardan geçemiyorlarmış. “Söyle bize ne olursun bilge çocuk, kimdir Ramazan? Ne zaman gelir?” diye sormuşlar. “Ramazan çok yakın, yarın geliyor. Bir ay boyunca oruç tuttuğumuz aydır Ramazan” demiş çocuk. Herkes birbirine bakmış. Çünkü aç kalmak istemedikleri için oruç tutmayı da unutmuşlar. Ramazan ayının birlik, beraberlik, dayanışma olduğunu uzun uzun anlatmış çocuk. Ramazan’ı hep beraber karşılamışlar. Zengin ve kibirli halk, oruç tutmaya başladıktan sonra çok değişmişler. Tevazu sahibi, düşünceli, kibar insanlar olmaya başlamışlar. Saraylarından çıkıp, halkın yaşadığı yerlere gelmişler. Fakirlere yardım etmişler. Aynı iftar sofralarında oturmuşlar. Hep birlikte üretmişler, çalışmışlar. Aynı safta namazlar kılmışlar. Allah’a el açıp dualar etmişler. Verdiği/vermediği her şey için şükretmişler. Hastalıklarından eser kalmamış.
Ramazan ayı onlara hem şifa olmuş, hem bir araya getirmiş.

Mehtap Y. Yükselten

BİR KİTAP YAZARSIZ, BİR İŞ USTASIZ OLMAZ!
BİR KİTAP YAZARSIZ, BİR İŞ USTASIZ OLMAZ!

Elif, dedesiyle sohbet etmeyi çok severdi.
Bir gün dedesinin yanına geldiğinde, onu kitap okurken buldu. Sessizce yanına oturdu.
Dedesi de kitabını kapatıp bir kenara bıraktı. O da sevgili torunuyla sohbet etmekten büyük mutluluk duyardı.
“Gel bakalım Elif, nasılsın bugün?” diye kucakladı torununu.
Elif de, “Çok iyiyim dedeciğim, sen nasılsın?” dedi.
Birbirlerine o gün neler yaptıklarını anlattılar. Elif’in gözü dedesinin okuduğu kitaba takılmıştı.
“Dedeciğim, ne güzel bir kitap bu. Yazarı kim? Ne anlatıyor?”Dedesi tebessüm etti. Elif’in böyle meraklı olması ve çok soru sorması onun hoşuna gidiyordu.
“Sen ne güzel sorular sordun böyle Elifciğim. Şimdi ben de sana bazı sorular sorabilir miyim?”
“Tabii dedeciğim.”

“Yazarı olmayan bir kitap olur mu?”
“Hayır dedeciğim, mutlaka yazan biri
vardır. Kendi kendine yazılacak değil ya?”
“Aferin Elif, bir kitap yazarsız olmaz. Güzelce yapılmış bir eşya veya iş ustasız olmaz. Benim okuduğum kitabın da bir yazarı var. Okuduğum bu kitapta da kâinat kitabından bahsediliyor. Sonu ve sınırları olmayan bu âlem de, çok güzel yazılmış bir kitap gibi. Bizleri de okumaya davet ediyor. Bu kitabın büyüklüğünü düşündüğümüzde, dünyamız belki de o kitaptaki bir sayfa gibi.”
Dünyamız ve diğer gezegenler dönüş hızlarını nasıl ayarlıyor?
Uzayda birbirine çarpmadan nasıl hareket ediyorlar?
Güneşin yakıtı nereden geliyor ve neden hiç bitmiyor?
Arı bal yapmayı nereden biliyor?
Denizler neden taşmıyor?
Yağmur, kar nasıl yağıyor?”
“Dedeee, sen benden de çok soru sordun.”

İkisi de güldüler. Elif çok şaşırmıştı. Çünkü daha önce kitap deyince hep okuduğumuz kitaplar aklına gelirdi ama kâinatın da bir kitap olduğunu, içindeki her şeyin okunması gereken sayfalar, satırlar, harfler olduğunu düşünmemişti.
“Dede, bu okumaları birlikte yapalım mı?”
“Tabii ki Elifçiğim. Hepimiz bu dünyada senin gibi meraklı, sorular soran, öğrenmeye çalışan gezginleriz, ziyaretçi ve misafirleriz.”
Elif ve dedesi bir anlaşma yapmışlardı. Bundan sonra birlikte her gün hem kitap okuyorlar hem de kâinat kitabını okuma yolculuklarına çıkıyorlardı. Bu yolculuk bazen evde pencereden gökyüzüne ve bulutlara bakarak, bazen yürüyüşlere çıkarak,
bazen parkta, bazen de deniz kenarında devam edip gidiyordu. Ama bu o kadar faydalı olmuştu ki, Elif kısa zamanda kâinat
kitabını nasıl okuyacağını öğrenmişti. Bu ona çok zevkli geliyor, çok şey öğreniyordu. Artık hiçbir şeyin kendi kendine olmadığını, her şeye gücü yeten bir Sahibi olduğunu çok daha iyi anlamıştı.

Mehtap Y. Yükselten

Beklenen Kar, Beklenmeyen Hastalık
Beklenen Kar, Beklenmeyen Hastalık

Havalar iyice soğumuştu. Çocuklar kar yağsın diye bekliyorlardı. Ancak bu kış kartopu oynayacak kadar kar yağmamıştı.
Zehra’nın annesi, sabah onu okula gönderirken sıkı sıkı tembih ediyordu: “Bak kızım hava çok soğuk, sakın montunu giymeden okul bahçesinde oynamaya çıkma!”
Zehra hızlıca hazırlanırken, bir yandan da annesine “Tamam anne” diyordu. Zehra ilk teneffüste sınıfın penceresinden dışarı bakarken, minik kar taneciklerinin rüzgârla savrulduklarını görünce çok heyecanlandı. Tüm arkadaşlarını çağırdı.
“Arkadaşlar bakın, galiba bu defa kar yağacak!”
“Haydi, dışarı çıkalımm!” dedi çocuklardan biri. Hepsi koşarak bahçeye çıktı. Savrulan kar tanelerini yakalamaya çalışıp koşuyorlardı sağa sola. Teneffüsün bittiğini haber veren zilin çalmasıyla içeri girmeye başladılar. Zehra içeri girerken çok üşüdüğünü fark etti. Üstüne montunu giymediğini de. Elleri ve yüzü soğuktan kıpkırmızı olmuştu.

O gün ateşi çıktı. Öğretmen annesine haber verdi. Annesi gelip Zehra’yı aldı ve doktora götürdü. Burun akıntısı ve öksürük de başlamıştı. Doktor, Zehra’ya bağışıklık sisteminin çok düşük olduğunu, bol bol kış sebze ve meyvelerini yemesi gerektiğini söyledi.
Zehra’nın hastalığı bronşit başlangıcı idi. Birkaç gün evde dinlenmesi, ilaçlarını kullanması ve sağlıklı beslenmesi gerekiyordu.
O gün Zehra, annesine montunu giymeden bahçeye çıktığını söyleyememişti. Ertesi gün kendini daha iyi hissettiğinde, tüm cesaretini topladı ve “Anneciğim, sana bir şey söyleyeceğim” dedi. Annesi: “Tabi yavrucuğum, anlat ne oldu?” dedi. “Dün senin
söylediklerini unuttum. Kar tanelerini görünce heyecanlandım ve bahçeye montumu giymeden çıktım.” Annesi şöyle dedi:
“Hımm anlaşıldı. Bak kızım, soğuk havalarda hastalanmamak için tedbir alırız. Üşütmemek için kalın giyinmek de bunlardan
biridir. Fakat bunun yanında doktor amcanın dediği gibi sağlıklı gıdalarla, meyve sebzelerle beslenmeliyiz. Montunu giymediğin
için üşütmüş olabilirsin ama beslenmene de dikkat etmen gerekiyor.
Bugün sana sağlıklı bir kış sebzesi olan ıspanak pişirdim.”
“Ama anneee ben ıspanak sevmem kiii!”
“Şöyle sana kıymalı bir ıspanak yapayım, hem de içerisinde senin için çok faydalı olan B, C vitaminleri ve demir var. Sağlıklı kış sebze ve meyveleri yemezsen acı ilaçlar içmek ve iğne yaptırmak zorunda kalırsın. Hem hastalandığın günler okulundan arkadaşlarından ayrı kalmış olursun.
Bunlar daha zor değil mi sence?” Zehra bir müddet düşündü. Bir ilaçlarına baktı, bir de ıspanağa.
Gerçekten de ilaç içmektense ıspanak daha iyi olabilirdi. “En azından tadına bakarım” diye düşündü. Ağzına aldığında ıspanakla ilgili tüm olumsuz düşünceleri gitmişti. Öyle lezzetli geldi ki, ikinci lokmayı da yedi. Sonra üçüncü, dördüncü derken tabaktaki tüm ıspanağı bitirdi.
Zehra, sağlıklı kış sebze ve meyveleriyle beslenmeye başlayınca, çok çabuk iyileşti ve tekrar okuluna döndü. Arkadaşlarıyla
birlikte bekledikleri kadar kar hâlâ yağmamıştı ama artık montunu giymeden bahçeye çıkmıyordu.
Abur cubur yemeyi de bırakmıştı. Arkadaşlarına da hep sağlıklı beslenmeleri gerektiğini söylüyordu.

Mehtap Y. Yükselten

Öğretmenin Verdiği En Önemli DERS
Öğretmenin Verdiği En Önemli DERS

Ali, ilkokul 3. sınıfa giden başarılı bir çocuktu. Bu sene yeni gelen öğretmenin de dikkatini çekmişti. Başarılı olmasının yanında, diğer çocuklardan farklıydı. Kimseyle konuşmuyor, teneffüslerde arkadaşlarıyla oynamıyordu.
Öğle tatilinde herkes evden getirdiği yiyecekleri yerken ya da kantinden yiyecek alırken; Ali, okul bahçesinin uzak köşelerinde tek başına dolaşıyordu.
Öğretmen, Ali’nin neden böyle olduğunu merak etmişti. Yine bir öğle tatilinde Ali herkesten uzaklaşmış, tenha bir köşede duruyordu.
Ahmet öğretmen, elinde iki tost ve iki ayranla Ali’ye yaklaştı. Gülümseyerek, “Öğle tatilini birlikte geçirelim mi Ali?” dedi. Ali mutlu olmuştu. Ama öğretmen tostu uzatırken, “Sağ olun öğretmenim, gerek yok almayayım” dedi. Öğretmen ısrar edince çekinerek aldı. Bir kenara oturup sohbet ederek yemeye başladılar. Ali’nin babası geçen yıl anî bir şekilde vefat etmişti.
Hiçbir geliri olmayan annesi, yaptığı el işi örgüleri satarak Ali’yi ve kardeşini okutmaya çalışıyordu. Ali’ye verecek okul harçlığı bile yoktu.
Ahmet öğretmen her şeyi öğrenmişti. “Bak Ali, istersen her öğle tatilini birlikte geçirebiliriz, seninle yemeğimi paylaşırım.
Kantinden bir şey almak istediğinde sana harçlık verebilirim” dedi. Ali: “Ama öğretmenim, olur mu hiç? Çok teşekkür ederim, ben karşılığını veremeyeceğim bir şeyi kabul edemem. O zaman size olan borçlarımı nasıl öderim?” dedi.
Ahmet Bey, gözleri dolarak uzaklara baktı:
“Ali biliyor musun, senin yaşındayken benim de senin yaşadıklarına benzer bir hayatım vardı. Su alan yırtık ayakkabılarım, yamalı pantolonlarım vardı.
Arkadaşlarımın tuhaf bakışlarını hissetmek bile beni üzerdi. Annem ve babam trafik kazasında vefat ettikleri için bana teyzem bakıyordu. Onlar da çok fakirdi. Teyzemin eşi ayakkabı boyacılığı yaparak evin geçimini sağlamaya çalışırdı. Bu sırada öğretmenim Zeynep Hanım, durumumu fark edip benimle çok ilgilendi.
Okuma yarışmasında 1. olduğumda bana yepyeni su geçirmeyen ayakkabılar hediye etti. Alamadığım kitaplarımı o aldı. Kış gelince atkı ördü. Aç kaldığımda yiyecek bir şeyler verdi. Onu öğretmenden de öte ‘annem’ gibi sevmiştim. Bir gün tıpkı senin gibi sordum, ‘Öğretmenim size olan borcumu ben nasıl öderim?’ diye…
O da, “Sen de büyüyünce çalışmaya başladığında, yardıma ihtiyacı olan bir çocuk gördüğünde ona yardım ederek” dedi. Ali’nin de gözleri dolmuştu. “Öğretmenim, ben de büyünce sizin gibi öğretmen olacağım. Yardıma ihtiyacı olan öğrencilerime yardım edeceğim.” dedi ve öğretmenine sarıldı. İkisi de gözyaşlarını tutamadı.
Ali, o gün öğretmeninden hayatının en önemli dersini almıştı. “Şefkatli, duyarlı, ahlâklı, vicdanlı, yardımsever, iyi bir insan” olmak!

Mehtap Y. Yükselten

Geçmiş Zaman Çocukları
Geçmiş Zaman Çocukları

Bir varmış, bir yokmuş. Çook çok eski zamanlarmış. Bilgisayarların, cep telefonlarının ve televizyonun olmadığı bir zamanmış. Hayal edebiliyor musunuz?
“O zaman çocuklar nasıl vakit geçiriyordu?” dediğinizi duyar gibiyim. O kadar eğleniyorlarmış ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorlarmış. Hayal ettikleri oyuncakları, bulabildikleri malzemelerden kendileri yapar, onlarla saatlerce bıkmadan oynayabilirlermiş.

Biz nasıl o zamanları tam olarak bilemiyor ve onların hissettiklerini hissedemiyorsak; onlar da bizim zamanımızı ve bizim çocukluğumuzu bilemezlerdi. İşte öyle geçmiş zamanın birinde, bahçede oyun oynamaktan yorgun düşen Ömer ve Mehmet, gün batımı evlerine döndüler.
Ellerini yüzlerini yıkayıp, aile büyükleriyle birlikte yer sofrasının etrafına oturup akşam yemeklerini yediler. Yemekten sonra, çay saatinde, tüm aile bir arada oturup sohbet etmeye başladılar. Ailenin yaşlıları olan dedeler ve nineler çocukluk yıllarında yaşadıkları hatıraları anlattılar. Ömer ve Mehmet ilgi ile dinledikten sonra, Mehmet’in aklına bir soru gelmişti:
“Dede, hep geçmişi anlatıyorsunuz da, acaba gelecekteki çocukları nasıl bir zaman bekliyor çok merak ediyorum.” dedi.

Dede’nin sezgileri kuvvetli ve ileri görüşlüydü. Endişeli bir şekilde bir müddet düşündükten sonra:
“Gelecekteki çocukları hem çok zor, hem de çok kolay günler bekliyor sevgili torunum” dedi.
“Nasıl yani?” dedi Ömer.Dedeleri: “Çocuklar, geç oldu. İsterseniz yataklarınıza yatın, ben de size gelecekteki çocukları neler
beklediğini anlatayım” dedi.

Çocuklar buna çok sevinmişti. Hava sıcak olduğu günler evin terasındaki yer yataklarında yıldızları seyrederek uyurlardı. Yine açık havadaki yer yataklarına yattılar. Dedeleri de anlatmaya başladı:
“Gelecekteki çocuklar sizden çok daha fazla imkâna sahip olacak. Bilgiye anında ulaşabildikleri cihazlar kullanacaklar. Ama sizin oynadığınız oyunların çoğunu bilmeyecekler. Cihazlar üzerinden hiç tanımadıkları çocuklarla gerçek olmayan oyunlar
oynayacaklar. Bilgisayar oyunlarında aşırıya giden ya da teknolojiyi kötüye kullananlar ailede ve okulda sorunlar yaşayacak. Zorluk çekecekler. Çok az çocuk tüm imkânlara rağmen sizler gibi arkadaşlarıyla oynayacak, kitaplar okuyacak ve büyükleriyle sohbet edecek. Yeri geldiğinde de bilgiye ulaşmak için, önemli bir iş veya bir hedef için çağın cihazlarını kullanacaklar. İşte o çocuklar hem çok başarılı, hem de çok mutlu olacaklar. Tıpkı sizin gibi.”
Ömer ile Mehmet, yıldızları seyrederken, gelecekteki mutlu çocukları hayal ederek uykuya daldılar.

Mehtap Y. Yükselten