Etiket: Arif

Kur’ân Okumak
Kur’ân Okumak

Her yaz mevsimi geldiğinde Arif’in en önemli meşguliyetlerinden biri de camiye devam ederek “Kur’ân okumak” olurdu.
O yaz tatilinde köye gittiklerinden, köy camiinde arkadaşlarıyla birlikte her gün Kur’ân okudular.
Bir keresinde hocaları “Bugün ‘dışarıdaki Kur’ân’ı da okuyacağız” diyerek, Arif ve arkadaşlarını caminin bahçesine davet etti.
Herkes şaşırmıştı. “Dışarıdaki Kur’ân” tabirini ilk defa duyuyorlardı çünkü.
Ama Arif bir şeyler tahmin etmişti.
Çünkü evde sık sık okuduğu Risale-i Nur eserlerinde “Kâinat Kitabı”ndan, hatta “Kâinat Kur’ân’ı”ndan söz ediliyordu.
Bahçeye çıktıklarında Kur’ân hocaları, Arif ve arkadaşlarını bir üzüm asmasının altında topladı ve şöyle seslendi:
“Haydi bakalım! Şimdi her birimiz Allah’ın bu ‘üzüm ayetini’ okuyalım.”
İfade, onlara biraz tuhaf gelmişti doğrusu. Çocuklardan biri sordu:
“Hocam, üzüm bir ayet midir ki? Nasıl okuyacağız onu?”
“Sevgili çocuklar, ‘ayet’in kelime anlamı ‘delil’ demektir. Yani aslında bütün varlıklar, bize Allah’ın varlığını anlatan birer delildir. Bu deliller üzerinde düşündüğümüzde, Kur’ân ayetlerini okuduğumuz gibi bu ayetleri de okumuş oluruz. Böylelikle yaratılanlar
üzerinden Allah’ın varlığını, isim ve sıfatlarını öğrenmiş oluruz.”
Bu kısa açıklamadan sonra çocuklar “Hocam, bu üzüm ayetini nasıl okuyacağız o zaman?” dediler.
“Meselâ,” dedi hocaları, “Birer bal tulumbacığı gibi olan şu lezzetli üzüm tanelerini bir düşünelim. Bu asmada belki yüz tane salkım var. Her salkımda belki yüz tane üzüm var. Bu durumda bu asmada 1000 (bin) tane üzüm oluyor. Bütün bu tanelerdeki lezzetli tat ve kokuların ise, görünüşte şu kupkuru ve cılız bir asma çubuğu aracılığıyla geldiği görülüyor. Hâlbuki o kuru çubukta o üzümlerin ne tadı ne de kokusu var. Çıktığı toprakta da üzümün tadı ve kokusu yok. Üzüm tanelerinin
içinde işleyen hava zerreleri ve güneş ışınlarında da, o özellikleri verecek bir güç, ilim ve irade söz konusu değil. O halde bu lezzetli üzüm salkımlarını, bize, sonsuz merhamet sahibi “Biri” kendi görünmeyen hazinesinden ikram ediyor olmalı.
O zat aynı zamanda sonsuz bir güç, ilim ve irade sahibi de olmalı. Bütün kâinata sözü geçmeli. Çünkü tek bir üzüm tanesinin varlığı için bütün bir ağaç lazım.
O ağacın yetişmesi için toprak, hava, su ve güneş lazım. Yani tek bir üzüm tanesi için bütün sistem lazım. O halde her şeyi yaratamayan, tek bir üzüm tanesini de yaratamaz. Başka bir ifadeyle, tek bir üzüm tanesinin sahibi kim ise, kâinatın sahibi de ancak o olmalıdır.
“İşte çocuklar, üzüm tanelerini birer ayet gibi bu şekilde okuyabiliriz mesela. Bu okuma örneklerini arttırdıkça da kâinatı bir Kur’ân gibi okumaya başlamış oluruz.”
O günkü Kur’ân dersi bambaşka geçmişti.
Arif ve arkadaşları büyük bir keyif almıştı. Hem cami içerisinde Kur’ân okumuş hem de dışarıya çıkarak kâinat camiindeki Kur’ân’ı okumuşlardı. Başta üzüm, ağaç olmak üzere çiçek, böcek, hatta “insan” denilen “ayetler” üzerinde derin derin düşünmek çok şey öğretmişti onlara…

 

Miraç namaz demek, namaz kurtuluş demek!
Miraç namaz demek, namaz kurtuluş demek!

Arif o sabah heyecanla uyandı.
Müthiş bir rüya görmüştü. Film gibiydi adeta. Anlatsa bitmek bilmeyecek bir serüvendi sanki.
Hemen babasının yanına koştu.
Gerçekten de anlattıkça anlatıyor ama bir türlü sonu gelmiyordu.
Babası bir ara söze girdi ve “Biliyor musun?” dedi.
“Neyi?” dedi Arif. “Rüya gördüğümüz sürenin aslında ne kadar olduğunu?”
“Ne kadar baba?”
“Birkaç saniye veya birkaç dakika!”
“Gerçekten mi? Ama ben, en az bir saat anlatabilirim!”
Babası güldü. “Evet, gidişata bakılırsa öyle gözüküyor.”
“Peki bu nasıl oluyor baba? Hem diyorsun ki rüyalar birkaç saniye veya birkaç dakikadır, hem de ben bir saat boyunca
anlatabiliyorum. Hatta ben bu anlattıklarımı gerçekte yaşamış olsam, herhalde birkaç saat sürer.”
Meraklı Arif, çok ilginç bir konuyla daha karşı karşıyaydı. İçinden “Bakalım şu dünya denilen misafirhanede daha ne garipliklerle
karşılaşacağım?” diye geçirdi.
Babası “Miraç mucizesini hatırlıyor musun?” diye sordu Arif’e.
“Evet” dedi o da. Ama bu rüya konusuyla ne ilgisi vardı ki? Babası devam etti:
“Peygamber Efendimiz (asm), Miraç mucizesinin yaşandığı gece, Cebrail meleğin rehberliğinde önce Mekke’den Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya geliyor. Oradan da göklere yükseliyor. Yedi kat göğü geziyor. Her katta bir peygamberle görüşüyor.
Sonra Cebrail’i de geride bırakarak, Âlemlerin Rabbi olan Allah ile görüşüyor. Yani Cenab-ı Hak onu kendi huzuruna getiriyor.
Ona Cennet ve Cehennemi gösteriyor.” Arif babasını dinlerken, bir yandan da bunları neden anlattığını düşünüyordu. Sonra babası şöyle bir soru sordu: “Sence bütün bunlar, yani Peygamber Efendimizin yaşadığı Miraç mucizesi ne kadar zaman almıştır Arif?” Arif biraz düşündü ve “Herhalde en az 1 gün sürmüştür baba” dedi. Babası “Hayır, çok daha kısa bir zaman diliminde gerçekleşmiş. Bazı rivayetlere göre gecenin çok kısa bir müddetinde, bazı rivayetlere göre ise birkaç dakikada Peygamberimiz
yedi kat göğe gidip gelmiş.”
Arif şimdi anlamıştı babasının Miraç’tan niçin bahsettiğini. Rüya ve Miraç… Birbirine benziyordu sanki. Rüyada birkaç dakikada
normalde çok uzun zaman alacak işler yaptığımız gibi, Peygamber Efendimiz de birkaç dakikada çok uzun zaman sürecek haller yaşamıştı. Rüya gibiydi adeta ama gerçek! Allah, Peygamberimizi ışık hızında,
hatta belki de daha hızlı bir şekilde kendi mülkünde gezdirmişti. Arif hayretle bu anlatılanlar üzerinde düşünürken babası devam etti: “İşte güzel oğlum, içerisinde bulunduğumuz ayda, Receb’in 27. gecesi Miraç Kandili vesilesiyle bu mucizeyi yeniden idrak edeceğiz. Peygamber Efendimiz ‘Namaz, mü’minin miracıdır.’ diyor. O halde biz de her namazda Allah’ın huzuruna yükseldiğimizi düşünebiliriz.”
Arif “Baba unutma, bir kandil daha var bu sene Nisan ayında. Berat Kandili.” dedi. “Çok doğru söyledin Arif. O da Şaban ayının 15. gecesi oluyor. Berat ‘kurtuluş’ demek. O gecenin hürmetine Cehennemden kurtulup Cenneti kazananlardan oluruz inşaallah.”
“Amin.” dedi Arif. Sonra da sevinçle: “Miraç demek namaz demek! Namaz demek kurtuluş demek!” diye şükretti.

Kardan Adam Hayali
Kardan Adam Hayali

Soğuk bir kış günü sobanın yanında ısınmaya çalışan Arif, bir yandan da gözü dışarıda kar yağmasını bekliyordu. Allah’a dua ediyordu “Ya Rabbi, ne olur kar yağdır!” diye.
Bir anda aklına “hayal kurmak” geldi. Öyle ya, kar yağmamış olabilirdi. Ama Allah insana öyle bir duygu vermişti ki, insan o duyguyla çok güzel anlar yaşayabilirdi.
Kar yağdığını hayal etti Arif o an. Öyle güzel yağıyordu ki pamuk pamuk… O da dışarıda kardan adam yapmıştı. Pamuk gibi karlar, yüzünü okşuyordu.
Arif, kardan adamın konuştuğunu da hayal etti. Evet evet, konuşuyordu.
“Kartoplarıyla beni yaptığın için sana çok teşekkür ederim Arif.” dedi Kardan Adam.
“Ne demek güzel Kardan Adam, Allah bana kar gönderir de, ben de seni yapmaz mıyım?”
“Arif kardeşim, çocuklar her kar yağdığında kardan adam yapıyorlar ama sonra güneş çıktığında biz eriyip gidiyoruz ve unutuluyoruz. Bu beni çok üzüyor.”
“Aaaa, öyle deme güzel Kardan Adam! Biz sizi hiç unutmuyoruz.
Sizin fotoğrafınızı çekiyoruz. Defterlere resminizi yapıyoruz. Çizgi romanlarda ve çizgi filmlerde yaşatıyoruz sizi.
Sizinle çok güzel hikâyeler anlatıyoruz. Sizinle anlatılan masallar, soğuk kış gecelerinde içimizi ısıtıyor.”
Kardan Adam, Arif’in bu sözlerini duyunca çok neşelendi.
“Bana harika haberler verdin Arif’çiğim! Seni çok sevdim.”
“Ben de seni çok sevdim Kardan Adam!”
Dışarıda kar yağmasa da, henüz kardan adam yapamasa da, böyle hayal kurmak Arif’e çok iyi gelmişti. Neden daha önce bunu denememişti ki?

Hatta bu hayalini annesine de anlatmayı düşündü.
“Anneciğim, gel bak, sana güzel bir kardan adam hikâyesi anlatacağım.” dedi.
Kurduğu hayalleri annesiyle paylaştı. Onun da çok hoşuna gitmişti.
“Aferin sana Arif’çiğim! İşte böyle. Allah’ın bize verdiği hayal gücünü kullanarak çok güzel hayaller kurabiliriz.”
Arif’in neşesine diyecek yoktu. Hemen eline kâğıdı kalemi aldı ve hayal ettiği kardan adamı çizdi. Havuçtan burun, zeytinlerden
düğme eklemeyi de unutmadı. Çok güzel olmuştu. Bir de onunla hayalen konuştuklarını yazdı kâğıda. İşte tam bir kardan adam hikâyesi olmuştu. Arif yaptığı bu çalışmayı akşam babasına gösterdi. Hem kardan adam resmini, hem de yazdığı hikâyeyi… Babasının da çok hoşuna gitmişti.
“Sen ne güzel bir hayal kurmuşsun böyle Arif” dedi ve şunları ekledi:
“Hayal kurmak bizi rahatlatır oğlum. Gerçek hayatta en güzel hedeflere ulaşmak ‘en güzel hayalleri kurmak’la başlar. Fatih Sultan Mehmet Han, gemilerin karada gidebileceğini hayal etmeseydi, belki İstanbul fethedilemeyecekti. Bediüzzaman da büyük hayaller kurdu. ‘Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim’ dedi ve Allah’ın izniyle ispat etti de.”
Arif bu sözlerden çok etkilenmişti. O gece uykuya çok güzel hayaller kurarak daldı.
Hayallerini rüyasında da yaşadı. Sabah gözlerini açtığında onu bir sürpriz bekliyordu.
Pencereden dışarıya baktığında her yer bembeyazdı! Allah ona çok güzel bir hediye göndermişti. “Yaşasınn!” dedi sevinçle. İşte şimdi karla oynama ve hayal ettiği kardan adamı yapma zamanıydı!

Bir Mektup Yaz Dünyaya!

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız.”
Arif, Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi’nde söylediği bu sözü okuyunca, dünya insanlığını “kocaman bir aile” olarak hayal etti. Kendisi de bu ailenin bir üyesiydi. Herkes Hz. Adem ile Havva anamızın çocukları idi. Böyle düşününce “Ne kadar da çok kardeşim var benim!” dedi.
Aile yuvası sıcak olurdu elbette. Ailede sevgi ve saygı olurdu. Birlik beraberlik olurdu.
Peki dünya böyle miydi?
Arif’in başı öne eğildi. Aslında başı önüne eğilmesi gereken o değildi. Ama eğilmişti işte…
Dünya maalesef sıcacık bir aile yuvası gibi değildi. İnsanlar kendilerini “aynı çatı altındaki kardeşler” olarak görmüyorlardı. Savaşlar, açlıklar almış başını gitmişti.
Arif haberlere baktığında çok üzülüyordu bu yüzden.
İnsanlık nasıl bir aileydi ki? Eğer herkes Hz. Adem’in çocukları ise, bu kardeş kavgası da neyin nesiydi? Hz. Adem’in ilk çocuklarından Kabil’in Habil’i öldürmesi gibi ne yazık ki insanlar birbirlerini öldürmeye devam ediyorlardı.
Peygamberimizin dünyaya gelmesi ve bütün insanların kardeş olduğunu söylemesi aslında dünyaya gönderilmiş çok büyük bir “barış mesajı” idi. Arif “İnsanlık bu mesajı okumalı ve gereğini yapmalı” diye düşündü. Ama nasıl?
“Dünyaya bir mektup yazmalıyım” dedi o an. “Evet evet, dünyaya yani insanlık aileme… Madem hepsi benim ailem!
Bu mesajıma ilgi duymalılar” diye düşündü.
Ve şöyle yazdı Arif:
“Ey insanlar!
Hepimiz Hz. Adem’in çocuklarıyız.
Hepimiz kardeşiz yani.
Ne olur birbirimizi üzmeyelim.
Kırmayalım kalplerimizi.
İncitmeyelim yüreklerimizi.
Açta açıkta bırakmayalım hiç kimseyi.
Vurmayalım, kırmayalım.. Ne olur! Güzel bir aile olalım. Kardeş olalım yeniden. Isıtalım yürekleri.
Saralım sımsıkı birbirimizi.
“………….…”
Arif en güzel ve en samimi duygularını dökmüştü kâğıda.
Sonunda da Allah’a dua etti:
“Ey Rabbim! Dünya insanlığını güzel bir aile eyle. Bizi birbirimize kardeş eyle. Birbirimizin dertlerine de, sevinçlerine de ortak olabilmeyi nasip eyle.
“Allah’ım! Dünya üzerinde bize lûtfetmiş olduğun bütün nimetler hepimize yeter. Nimetleri paylaşabilmeyi nasip eyle.
Bizi aç gözlü ve kibirli eyleme. Kalbimize Senin sevgini ve Senin adına başkalarını da sevebilmeyi yerleştir. Âmin.”

Dünya Okulunun Öğretmenleri
Dünya Okulunun Öğretmenleri

Arif dünyanın büyük bir okul olduğunu, peygamberlerin ise bu okulun en büyük öğretmenleri olduğunu hayal etti.
Hz. Adem’den (as) beri gelen her peygamber, insanlığa çok güzel şeyler öğretmişti.
Tabii önce Allah, peygamberlerine öğretmişti. Meselâ Allah, Hz. Âdem’e (as) eşyanın isimlerini bildirmiş, o da insanlığa öğretmişti.
Son Peygamber Hz. Muhammed (asm) ise dünya okuluna gönderilmiş en son peygamberdi.
Cenab-ı Hak onu bütün peygamberlerden daha mükemmel bilgi ve özelliklerle donatmıştı.
Arif, kardeş ülke Bosna-Hersek’in lideri Aliya İzzetbegoviç’in “Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için gökyüzünün öğrencisi olmak lâzım” sözünü hatırladı. Aslında bütün peygamberler tam da bu sözün manasını yansıtan en kâmil insanlardı. Çünkü onlar “Allah’ın en mükemmel öğrencisi” olarak “yeryüzünün en iyi öğretmenleri” haline gelmişlerdi.
Üstad Bediüzzaman’ın, Sevgili Peygamberimiz için “Üstâd-ı Ezelîsinden (Allah’tan) ders alır, öyle ders verir.” demesi ve onu Allah’ın “talebesi (öğrencisi)” olarak ifade etmesi de ilginçti.
Gerçekten de Peygamberimiz (asm) her şeyden önce Allah’tan ders almıştı. O, Kur’ân’da geçtiği üzere “Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.” diyordu. Gerçek bilgi, Allah katında idi.
Peygamberimiz ilim öğrenmeye çok önem vermişti. İlim öğrenmenin her Müslüman için farz olduğunu söylemişti. Çünkü ilimler, bizi Allah’a götürür. Yani ilim öğrenmekle Allah’ın yüceliğini daha iyi kavrarız.
Her bilim ve sanat dalı kendi alanında bize Yaratıcımızın özelliklerini tanıtır. Mesela insan vücudunu tanıdıkça Allah’ın ne kadar mükemmel bir Sanatkâr olduğunu anlarız.
Peygamberimize ilk inen âyet “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” olmuştu.
Bunun için Peygamberimiz okuma yazmaya çok önem vermişti. O daima insanları “faydalı ilim”le meşgul olup güzel bilgiler öğrenmeye teşvik etmişti.
Böylelikle hem kendimize, hem de bütün insanlığa faydalı olabilirdik.
O halde, bu büyük dünya okulunda, peygamberlerin öğretmenliği eşliğinde daima en güzel şeyleri okumalı, öğrenmeli ve yaymalıyız.
Arif, bütün bu manaları, Peygamber Efendimizin doğum yıl dönümü olan Mevlid Kandili vesilesiyle düşünmüş ve hayal etmişti. O’nun (asm) dünyaya gelmesiyle insanlık en büyük öğretmenine kavuşmuştu çünkü.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed.
Yeryüzündeki ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları sayısınca ona salât ve selâm olsun.

Hayatta İsrafa Yer Yok!
Hayatta İsrafa Yer Yok!

Arif o gün okulda, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinde bir Hadis-i Şerif daha öğrenmişti:
Peygamber Efendimiz (asm) bir gün abdest alırken israf eden birini görür. “Bu israf da nedir böyle?” diye sorar.
Adam “Ya Resulallah, abdest alırken israf mı olur?” der.
Allah Resulü (asm) de bunun üzerine şöyle der:
“Evet, akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur.”
Arif, bu Hadis-i Şerif’i okuyunca israf etmemeye çok dikkat etmesi gerektiğini düşündü.
Anne ve babasının yeme-içmede, giyimde, enerji kullanımında (su, elektrik vs.), zamanı kullanmakta, hatta düşünmek ve hayal etmekte bile israftan kaçan hallerini hatırladı o an.
Akan bir nehirden abdest alırken bile israftan sakındıran bir dinin, elbette bu kadar ince düşündürmesi normaldi.
Varlıklı olmak, israf etmeyi gerektirmiyordu asla. Tasarruflu olmak güzeldi, ama zengin olan birinde daha güzeldi sanki.
Peki israf etmemenin, tasarruflu olmanın ölçüsü neydi?
Arif, bu sorunun cevabını arıyordu şimdi de.
Annesi her zaman “Her şeyin sahibi Allah” derdi. O da “Madem her şeyin sahibi Allah; o halde her şeyi, Allah’ın istediği gibi kullanmalıyım” diye düşündü.
“Allah neyi, niçin vermişse o şekilde kullanmalıyım.”
Bu son cümle Arif’in zihnine oturmuştu iyice. İsraf etmemek ancak böyle mümkün olabilirdi çünkü.
Mesela Allah “aklı, fikri” neden vermişti?
Güzel şeyler düşünelim, güzel düşünceler ortaya koyalım diye olabilirdi.
Aklı kötü işler çevirmekte kullanmak veya boş fikirlerde harcamak israf olurdu.
Yine mesela “zaman”ı Allah yolunda harcamak demek, onu israf etmemek, en güzel şekilde kullanmak demekti.
Yiyip içerken Peygamber Efendimizin yaptığı gibi yaparsak, mesela helâl olmasına dikkat edip, “Bismillah” ile başlayıp, “Elhamdülillah” ile bitirirsek ve aşırı yemekten kaçınırsak israf etmemiş olurduk. Örnekler çoğaltılabilirdi. Arif “Hayatta asla israfa yer olmamalı!” diye düşündü kısaca.
Allah, hiçbir şeyde israf etmiyordu ve israf edenleri de sevmezdi. Peygamber Efendimiz (asm) sadece zor ve sıkıntılı zamanlarda değil, varlıklıyken de israf etmemek gerektiğini öğütlüyordu.
Kısacası, “israf etmemek ve her şeyi yerli yerinde kullanmak” insan için bir “hayat prensibi” haline gelmeliydi.

İyiliğe Yolculuk: Hicret
İyiliğe Yolculuk: Hicret

Kitaplarla meşgul olmayı çok seven Arif, son günlerde Peygamber Efendimizin hayatını anlatan bir kitap okuyordu.
O gün okuduğu yer ise “Mekke’den Medine’ye Hicret” başlıklı bir bölüm idi.
Arif’le birlikte biz de takip edelim o satırları:
“Sevgili Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye 622 yılında hicret etti. Hicret ‘göç etmek’ demektir.
“Bu, Allah’ın emriyle olan bir göç idi. Çünkü Mekke’deki müşrikler (Allah’a ortak koşanlar, puta tapanlar) Müslümanlara kötülük ediyorlardı. Zulüm ve işkenceleri günden güne artmaya başlamıştı. İşte bunun üzerine Allah, Peygamber Efendimize hicret için müsaade etti.
“Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (asm), yanında Hz. Ebubekir ve kendilerine yol göstermesi için bir rehberle birlikte Mekke’den Medine’ye yola çıktılar.
“Medine’ye yolculuk sırasında pek çok mucize yaşandı. Allah, Sevgili Peygamberini bütün kötülüklerden korudu. Mesela müşriklerden gizlenmek için Sevr Mağarasına saklandıklarında, Allah, mağaranın girişine sevk ettiği bir örümcek ve güvercin ile onları muhafaza etti. Müşrikler, ayak izlerini takip ederek, mağara kapısına kadar geldiklerinde ‘Burada olmaları mümkün değil. Çünkü bu örümcek ağı, Muhammed daha dünyaya gelmeden önce yapılmışa benziyor. Ayrıca bu güvercinler de çok kısa bir sürede yuva yapmış olamazlar.’ dediler.

Allah Resulü (asm), Hz. Ebubekir’e ‘Korkma, Allah bizimle beraberdir’ dedi. İçleri güven ve huzurla doldu. Kötü adamlar da dağılıp gittiler. “Peygamberimiz Medine’ye vardığında ise büyük bir sevinçle karşılandı. Hz. Eyyübe’l- Ensârî’nin evinde misafir oldu. Daha sonra Medineli Müslümanlar kendisine bir ev yaptılar. Müslümanların mescidi de, hemen evin bitişiği oldu. Bugün Medine’de Mescid-i Nebevî olarak bildiğimiz yer işte burasıdır.”Arif, bu satırları merakla okurken, gözü duvarda asılı duran takvim yaprağına ilişti. O gün yeni bir Hicrî yıla girilmişti.

 

Bu ne güzel bir tevafuk idi. Tam da Peygamberimizin hayatından hicret konusunu okuyordu. Hicrî Takvim’in oluşturulmasında, Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye hicret etmesi esas alınmıştı. Dolayısıyla Müslümanlar her sene 1 Muharrem’de yeni bir Hicrî yıla girerken, Peygamberimizin bu kutlu yolculuğunu hatırlıyorlardı. Arif, takvim yaprağı üzerindeki Hadis-i Şerifi’de okudu. Peygamberimiz “Hicret, kötülüğü terk etmendir.” buyuruyordu. Bir diğer Hadis-i Şerif’te ise “Gerçek muhacir (hicret eden), Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir.” buyuruluyordu.
O halde Arif, kötülüğü terk edip iyilik yaptığı her vakitte, aslında “Kötülükten iyiliğe doğru hicret ettiğini” düşünebilirdi.
Her zaman iyiliğe doğru yolculuk yapmalıydı. Hicret, gerçek ve sürekli anlamıyla “İyiliğe yolculuk” olmalıydı.

Köyde Bayram
Köyde Bayram

Arif, bu sene Kurban Bayramı’nı iple çekiyordu. Çünkü ailesiyle birlikte köye giderek Kurban’ı köyde geçireceklerdi. Dede ile babaannesi de kendisini heyecanla bekliyordu zaten. Zamanı geldiğinde yola koyuldular. Uzun ve güzel bir yolculuğun ardından Arefe Günü köye vardılar. Arif’in evin bahçesine öyle bir girişi vardı ki havada uçar gibiydi. Hasretle kollarını açan dedesinin ve babaannesinin kucağına zıpladı. Onları ellerinden öptü. Daha sonra hep birlikte sofraya oturdular. “Bismillah!” diyerek taze tereyağı ve peynirden, katkısız bal, süt ve kaymaktan, körpecik badem ile mis gibi kokan domatesten yediler. Verdiği bu nimetlerden dolayı hep birlikte Allah’a şükrettiler. Meraklı Arif uzun bir aradan sonra dedesine kavuşmuşken ilk sorusunu patlattı tabii:

“Dedeciğim, bugün Arefe Günü değil mi? E benim adım da Arif. Arefe ile Arif arasında bir anlam ilişkisi var mı acaba? Söylemesi birbirine benziyor da…” “Benim zeki torunum, tam on ikiden vurdun! Zaten sen Arefe Günü doğduğun için adını Arif koyduk.” dedi dedesi de. “Aaaa” dedi Arif, “Gerçekten mi? Yani ben size bayram hediyesi mi oldum?” Arif’in bu sözüne hepsi gülüştüler. “Evet yavrucuğum, sen bizim ailemize tam bir bayram hediyesi oldun” dedi annesi.

Arif, kendi ismi ile Arefe arasında nasıl bir ilişki olduğunu daha da merak etmişti şimdi.
Babası devam etti söze: “Arefe Günü, Kurban Bayramı’ndan bir önceki gündür. Hicrî takvime göre Zilhicce’nin 9. günü. Bu güne ‘Arefe’ denilmesinin sebebi ise kelimenin ‘tanışma, öğrenme, itiraf etme ve güzel koku’ manalarına gelmesidir.”
Arif’in merakı git gide artıyordu. “Arefe Gününün ‘tanışmak, öğrenmek, itiraf etmek ve güzel koku’ ile ne ilgisi olabilirdi ki?”
Dedesi, onun aklına gelen bu soruyu tahmin etmişçesine söze karıştı: “Güzel torunum, sana ‘Arif’ ismini vermemizin sebebi, işte Arefe Gününün bu manalarını hayatın boyunca üzerinde taşıman içindir. ‘Tanışmak ve öğrenmek’ten maksat, Allah’ı tanıyıp bilmektir. ‘İtiraf etmek’ten maksat, Allah’ın büyüklüğü ve sonsuz gücü karşısında kendi zayıflığını ve acizliğini bilmektir. Güzel koku ise, melekler gibi ‘günahsız, masum ve tertemiz kalabilmeye’ işaret eder.”

Arif, kendisinin çok meraklı olup her fırsatta her şeyi öğrenmeye çalışmasını ama özellikle de daima Rabbini tanımak ve bilmek istemesini daha iyi anlamıştı şimdi.Ertesi günü dedesi ve babası ile birlikte köy meydanındaki camide bayram namazını kıldılar. Cemaat halinde “Allahu ekber, Allahu ekber…” diye devam eden tekbirleri getirmek çok güzeldi. Bu tekbirler, bayramın dördüncü günü ikindi vaktine kadar devam edecekti. Bayram namazından sonra ilk iş, dedesinin bahçesinde kurban kesmek oldu.
Kara gözlü koçun, yine tekbirler getirilerek Allah için kurban edilmesi bambaşka bir ibadet idi.

Dedesi, kurban olarak kesilen hayvanın canının hiç acımadığını ve Cennete giderken sahibine binek olacağını söylemişti. Buna çok sevinmişti. Arif, yine çok şey öğrendi. Özellikle de Arefe Günü doğduğunu bilmek ve Arefe’nin manasını öğrenmek unutamayacağı bir hatıra oldu.

Evet, Arefe “tanışmak” idi ve Arif bu bayram “kendisi ile tanışmış” tı sanki!

Bilim “Allah!” diyor
Bilim “Allah!” diyor

Arif, eğitim-öğretim yılı boyunca iple çektiği yaz tatiline kavuşmuştu. Okul zamanı yapmak isteyip de yapamadığı şeyleri bir bir yapmaya başlamıştı şimdi. Bilime meraklı olduğu için bilim-araştırma dergilerini karıştırmayı, özellikle de canlılar dünyasıyla ilgili yeni bilgiler edinmeyi çok severdi.
Bu bilgileri öğrendikçe Yaratıcı Kudret karşısındaki hayranlığı kat  kat artıyordu. Gerçi çoğu bilim dergisi bu bilgileri aktarırken, ne hikmetse sanki bunlar kendiliğinden oluyormuş gibi yazıyordu. Halbuki akıllara durgunluk veren bu harika işler, elbette Sonsuz Güç ve İlim Sahibi Biri tarafından yapılıyor olmalıydı. Arif bunun farkındaydı. Yaz tatilinde özellikle daha fazla okuduğu Risale-i Nur kitaplarında şöyle deniliyordu mesela:
“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz (yazansız) olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihayet (sonsuz) derecede muntazam (düzenli) şu memleket (kâinat/evren) hâkimsiz olur?” (Sözler)
Evet her şeyin bir sahibi olduğuna göre, varlıkları bu kadar güzel yaratan Biri mutlaka olmalıydı. Arif’in geçen ay okuduğu teknoloji dergisinde, yapay zekâya sahip harika bir robot tanıtılıyordu. Robotun mucidinden (icat eden) övgüyle söz ediliyordu. Zaten robottan bahsedip de, o mükemmel makineyi tasarlayan bilim adamından hiç söz etmemek elbette doğru olmazdı. Arif, robotun mucidinden bahsedilmesine rağmen, aynı dergide, canlıları yaratan Allah’tan hiç bahsedilmemiş olmasına bir anlam veremiyordu doğrusu. Başta insanoğlu olmak üzere canlılar, o robottan daha mı basitti ki? Hayır, kesinlikle böyle olamazdı. Sonuçta, o robotu tasarlayan da, Allah’ın eşsiz bir tasarım harikası olan “insan”dı çünkü. O halde bu bilim dergisinde Allah’tan hiç bahsedilmemesi garip bir durumdu açıkçası.

“İnsan” denen varlık, bu dünyadaki en harika robottan bile kat kat daha  harikaydı. İnsanın sadece “beyni” bile, hâlâ tam olarak keşfedilemeyen harika özelliklere sahipti. Öte yandan gözü, kalbi, hücreleri…
Hepsi de paha biçilmez eşsiz sanat harikalarıydı aslında. Öyle ya, bize bütün dünyayı verseler ve karşılığında gözlerimizi isteseler verir miydik?
Elbette vermezdik. Arif’in, bilimin ortaya koyduğu ilgi çekici bilgileri okudukça Allah’a olan imanı artıyordu. Rabbini daha iyi tanıyordu.
O’nun isim ve sıfatlarını öğrenmiş oluyordu. Aslında her bilim, kendi alanında bize Yaratıcımızı tanıttırıyordu. Biyoloji, canlılar dünyasındaki harika
özellikleri ortaya koyarak, Allah’ın eşsiz sanatını hayranlıkla izlememizi sağlıyordu. Astronomi, uçsuz bucaksız uzaydaki gök cisimlerinin milyonlarca yıldır nasıl bir düzen içerisinde dolaştırıldığını ortaya koyarak, yine Allah’ın sonsuz gücünü ve büyüklüğünü anlatmış oluyordu.
Son yıllarda baş döndürücü bir şekilde gelişen genetik bilimi, küçücük hücrelerde gerçekleşen kocaman işleri anlatarak, Allah’ın ne büyük bir yaratıcı
olduğunu ortaya koyuyordu. Arif, bilim dergilerini okurken şunu fark etmişti:
Bilim, aslında hep Allah’ı, O’nun harika sanat ve icraatlarını anlatıyordu. Bilim insanları veya bu alanda yazı yazanlar “Allah” demese de, bilimsel verilerin kendisi hep “Allah!” diyordu. Çünkü Yüce Kudret’in işlerinden bahsediyordu.

Kur’ân Bayramı, Sevap Bayramı
Kur’ân Bayramı, Sevap Bayramı

Ramazan ayı girdiğinden beri Arif’te ayrı bir heyecan vardı.
İftarıyla, sahuruyla, teravihiyle, mukabeleleriyle bambaşka bir lezzeti vardı Ramazan’ın.
Arif’in günlük Ramazan heyecanı sahurla başlıyordu. Teravihten gelir gelmez uyuyordu ki sahura kalkmakta zorlanmasın.
O gece de annesi, Arif’e şefkatle seslendi:
“Hadi yavruuum, sahur zamanııı!” Arif yine heyecanla açtı gözlerini. İlk dakikalarda uyku mahmurluğu vardı tabii yine. Elini yüzünü yıkadıktan sonra sofraya oturdu.
“Bismilllah” diyerek başladı yemeye.
Peygamber Efendimizin (asm) Hadis-i Şerifini hatırladı:
“Sahur yemeğinde bereket vardır. Bir yudum su bile içecek olsanız sahura kalkmayı ihmal etmeyiniz. Çünkü sahura kalkana Allah rahmet eder, melekler de bağışlanmaları için dua ederler.” (Hadis-i Şerif)
Arif, bu hadisi okuduğu günden beri sahura farklı bir heyecanla kalkıyordu.
Meleklerin kendisi için dua ettiğini bilmek gerçekten çok güzeldi.
Sahur bittikten sonra sıra sabah namazında idi.  Sabah namazını bazen evde bazen de ailesiyle büyük camilere giderek kılıyorlardı. O gün evde kıldılar. Çünkü ertesi günü zaten Kadir Gecesi olduğundan, iftardan sonra şehrin en büyük camiine gideceklerdi. Bu da Arif’i şimdiden heyecanlandırmaya yetiyordu.

Ertesi akşam, iftardan sonra camiye gittiler. Teravih namazına daha vakit vardı.
Camide mukabele okunduğunu gördüler. Mukabele, karşılıklı Kur’ân okumak idi.
Hoca seslice okuyor, cemaat de ellerindeki Kur’ân’dan onu takip ediyorlardı. Arif ve babası da ellerine birer Kur’ân alarak hocayı takip etmeye başladılar. “Hoca ne kadar güzel okuyor baba!” dedi Arif.
Gerçekten de hocanın, Allah vergisi, çok güzel bir sesi vardı. “Maşaallah” dedi babası da. Bunun üzerine Arif de “Maşaallah” dedi. Bu “Allah ne güzel yaratmış, ne güzel ses vermiş” anlamına geliyordu.
Kur’ân, Ramazan ayının Kadir Gecesi’nde inmişti. Özellikle bu gecede Kur’ân okumak çok sevaptı. Allah, bu gecenin hürmetine, Kur’ân’ın her bir harfi için otuz bin sevap veriyordu. “Tam bir sevap bayramı, tam bir Kur’ân bayramı!” dedi Arif.
Babası da başını sallayıp gülümseyerek onu doğruladı.
Arif bu sene yaz tatilinde Kur’ân’ın tamamını bitirmeye karar vermişti. Ramazan’da hepsini bitiremese de, tatil günlerinde rahat rahat okumaya devam edecekti. Peygamberimizin (asm) “Sizin en hayırlınız (iyiniz), Kur’ân’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretendir” hadisini duyduğu zamandan beri “en hayırlı kişi” olmayı hedeflemişti. Kur’an’ı öncelikle kendisi çok iyi öğrenecek, sonra da başkalarına
öğretecekti. Arif o akşam bu düşünceler içerisinde camide Kur’ân dinleyip okudu, namaz kıldı ve bol bol dua etti. Dualarından birisi şu oldu:
“Allah’ım! Beni, annemi, babamı ve bütün Müslümanları dünyada da, ahirette de mutlu eyle. Bizi Cennetine al. Allah’ım! Kur’ân’ı en iyi şekilde okumamızı ve öğrenmemizi sağla. Sevgili Peygamberimiz gibi Kur’ân’daki emir ve yasaklarına en güzel şekilde uymayı bizlere nasip eyle.
Âmin.”