Kategori: Renkli Düşünceler

Bu Bayram kimse “küs” kalmasın!
Bu Bayram kimse “küs” kalmasın!

Hepimizin heyecanla beklediği gün geldi çattı. Evet bir Ramazan boyu tuttuğumuz orucun bayramı geldi.
Çalıştık, çabaladık, aç kaldık ve sonunda bu bayramı hak ettiğimizi düşünüyorum. Çünkü hem Rabbimin rızasını yerine getirmek için aç kaldık. Hem
de, bol bol sevap kazandık. Böylece bu bayramla Ramazanı noktalamış olduk.

Bir yandan da üzüntülüyüm. Tam alışmışken, Ramazan ayı sessiz sedasız gönül penceremizden uzaklaşıp gidiyor. Allah’ım, bizi bir daha ki Ramazan’a kavuştur. Amin.
**
Bu bayramda bizi bekleyen harçlıklar bir yana bir yıldır göremediğimiz akrabalarımı ve büyüklerimi görebileceğim. Heyecanım bir kat daha arttı.
Ben bayramın en değerli gününün Arife günü olduğuna inanıyorum.
Çünkü bu günde bayram alışverişine çıkılıyor, yeni yeni kıyafetler alınıyor. Hoş şimdi internete girip bir tuşla birçok şeyi satın alabiliyorsun.
Geçmişte babam bayramı bir hafta önceden hissedermiş ve Arife günü alışverişten sonra elbiselerini yatağın altına koyar, sabah öyle giyermiş.
Şimdi babama göre her şey kolay. Bir tıkla bütün dünyayı evine getirebiliyorsun. Ama ben babama itiraz ettim, dedim ki, “Peki bayram harçlıkları da mı internetten alınıyor?” Bu soruya gülerek ve başımı okşayarak cevap verdi.
Öyle ya, insanoğlu icat etti diye, her şey bilgisayarla hallolacak değil ya!
**
Birazdan babam eve gelecek ve onunla bayramlaşacağım. Sonra annemle.
Daha sonra komşuları ziyaret edip, harçlık toplayacağım ve bunları hesaplayacağım.
Eee. Madem bu bir gelenek. Sürdürmek de bize düşer evelallah!
**
Büyüklerimiz için bayram iş programından sonra bir nefes alışverişi oluyor, yani tatil… Bayram ziyaretleri yapıldıktan sonra tatil planları yapılır.
Maalesef bizim arkadaşlarımız da bayramı tatil olarak görmeye başladı.
Ya gerçek bayramlar?
Kabul edelim ki, tam manasıyla bayramın ruhu unutulmaya başlandı.
Kültürel değerlerimiz ve bayramlaşma ikinci planda kaldı.
**
Galiba bu bayramların sadece tatil ve harçlık toplamaktan ibaret olmadığını anlatmalı. Anlatmalıyız.
Bayramda büyükler ziyaret edilir, ellerinden öpülür, hayır duaları alınır.
Küskünler ise barışır, kültürel değerlerimiz ve geleneklerimiz ise yaşatılmaya çalışılır.
Hatta küçüklere bir bayramda nasıl büyüklere saygı gösterilir, anlatmak lazım. Benim yaşımdaki bazı arkadaşlarım bir büyüğün yanında nasıl oturulur, nelere dikkat edilir bilmiyor. Sanki büyüklerine karşı yaşıtlarına davranır gibi davranıyorlar. Bayramlar işte bunları anlatabilmek için iyi bir fırsat.
Mutlu bir Ramazan Bayramı geçirmemiz duasıyla…

Game Ower
Game Ower

Sevim cici bir kızdı. Herkes gibi plaza insanı olarak adlandırılan bir hayat tarzına sahipti.
Ancak Sevim biraz mutsuz. Bunun sebebi ne olabilir?
Bir bakalım; Sevim, eline tutuşturulan tablet bilgisayarla gününü geçiriyor.
O, hiçbir zaman oyun bahçesine inmedi. Ayakları yere basıp tek bir kez bile ip atlamadı.
Hep içine kapanık ve de somurtkan.
Kalabalıklar içinde yapayalnız.

SEVİM NEDEN MUTSUZ?

Tablet bilgisayardaki oyunlar veya zekâ testleri, onun özgüvenini yükseltmiş olabilir. Ancak Sevim kendini, sürekli tembel ve umutsuz hissediyor.
Acaba Sevim’i mutsuz eden yüksek teknoloji olabilir mi?
Evet, Sevim ve onun yaşındaki arkadaşları, sokaklarda dilediği gibi oyun oynayan bir kuşak ol(a) madı, teknolojiye sağladığı uyumla diğer kuşaklardan sıyrıldı.
Peki, bu mutsuzluğun sebeplerine bir bakalım mı?

KONTROL ALTINA ALINAN NESİLLER

İşin aslı şu;
Teknolojiyi pazarlayanlar gelişmiş ülkelerin gücünü iki şekilde kontrol ediyor.
Biri; silah tüccarları. Diğeri; iktisatçılar.
Bu iki güç sadece Amerika’yı değil, dünya ülkelerini de bir şekilde kontrol altına alarak diledikleri gibi yönetiyorlar.
İşte bu iktisatçılar her kuşak ve dönemi kontrol altında tutabilecekleri teknolojik aygıtları piyasaya sürerler.
Böylelikle kuşakları sistemli bir şekilde kontrol altına alırlar.
Şaşırdınız değil mi?

TEKNOLOJİ TÜKETİME Mİ YÖNLENDİRİYOR?

Bu teknolojik ürünler de, genellikle tüketime yöneliktir. Yani kontrol altında tuttukları nesil “tüketmek” için sistemin ekmeğine yağ sürecek bütün donanıma sahiptir.
Dikkat edilirse, 1980 sonrası her doğan insan, teknolojiye daha kolay ulaşmanın etkisiyle gerçek bir “tüketici” oldu, çıktı.
Global trendlerden haberdar olmak, iletişim kanallarına hâkim olmak, refah seviyesinin artması; hep teknoloji sayesinde oluşmadı mı?
Her yeni kuşak, teknolojiyi yutarak yetişti.

MUTLULUK İNTERNETTEN SATIN ALINAMIYOR

Düşünün bir kere; ABD hükûmetleri, teknoloji ve eğlence üzerine iş yapan şirketlerden bu gelişim sürecinde, hiçbir zaman vergi almadı. Çünkü sistem, “tüketim” toplumu oluşturmak için gösterilen bu çabaları vergi almayarak adeta ödüllendirdi.
Bu yüzden Sevim gibi özgüveni tavan yapmış, zengin ama mutsuz kuşaklar  yetişiyor. En güzel binalarda, bulutlarla sarmaş dolaş olan katlarda kalırlar, cici elbiseler giyerler, istediklerini bir tıkla alabilirler. Ancak mutluluğun ne olduğunu bilmiyorlar ve bunu internetten de satın alamıyorlar.
Dileriz, yepyeni kuşak elindeki tablet bilgisayardaki oyunlara “Game over” der ve kendi hayatını kontrol altına alır.
Neden olmasın?

Bi’ Dünya Kitap
Bi’ Dünya Kitap

Kütüphaneye girdiğimde şu sloganları gördüm:
“Al götür, oku getir!”
“Kitaba dokunun, hayata dokunun!”
“Kitapsız büyüyen çocuk, susuz büyüyen
ağaca benzer.” (Çin Atasözü)
“Her devrin kitabı vardır.” (Arap Atasözü)
*
Kütüphane… Yani kitap/hane. Kitapların bulunduğu yer, mekân. Kütüphane kitaplardan oluşur. Kitapların bulunduğu yerler ise medeniyetin bir göstergesidir aslında. İslâm kültürünün en önemli halkalarından biri “yazma kitaplar”dan oluşuyordu. Evet, matbaa icat edilmeden önce, elle yazılan kitaplar vardı. Kitap öyle kolay yazılmıyor ve bunun için gerekli kâğıt, kamış, mürekkep gibi malzemeler gerekiyordu. Kitap aynı zamanda, dönemin medresede okutulan derslerine kaynaklık ettiği gibi, camilerdeki halkalarda okutulan eserler olarak kullanılıyordu. Bu kitapları okumak için  mukabele, sema, kıraat gibi teknikler öğretiliyordu. Yazma eserlere çok kıymet veriliyordu. Dönemin ilim merkezleri İslâm coğrafyasının da merkezi
sayılırdı. Yazma kitaplara ev sahipliği yapan Şam, Kahire, Bağdat, Buhara, Semerkant, Küfe, Bursa ve Mekke gibi şehirler Ortaçağ Batı dünyasının da ilgisini çekiyordu.
*

Batı dünyası kültürümüzü çaldı. Yüz binlerce eser kaçırıldı. Kimi eserler de yakıldı. İslâm dünyasını ayakta tutan kültürümüz târ ü mâr edildi. Batı, Ortaçağın karanlık dünyasından İslâm ülkelerinden çaldığı eserlerle Rönesans’ı başlattı. Bu yüzden kütüphanecilik, 15. yüzyılda matbaa makinesinin icadıyla hız kazandı. 18. yüzyılda Amerika ve İngiltere’de halk kütüphaneleri kuruldu. Bugün dünyanın en zengin kütüphanesi nerededir diye sorarsanız, Paris’i gösterirler. Bizde ise Cumhuriyet yönetimi ile başlamış, tüm il ve ilçelerimizde halk kütüphaneleri kurulmuştur.
Ancak ne yazık ki, milyonlarca el yazması kitaplarımız paçavra fiyatına Bulgaristan’a, Yunanistan’a veya Amerika Birleşik Devletleri’ne satılmış, arşivimiz sıfırlanmıştır.
*
Her türlü olumsuzlukları bir kenara bırakarak, biz tekrar kitap okumaya hız vermeli ve ilmimizi arttırmalı. Kütüphanelere mümkün olduğu kadar sahip çıkmalıyız. Bunun için en mükemmel kitaba yani Kur’ân-ı Kerim’e sahip çıkarak “marifet, ilim ve sanat”ımızı geliştirmeliyiz.

Keşfedilemeyen Sonsuzluk: UZAY
Keşfedilemeyen Sonsuzluk: UZAY

“Bakmazlar mı gökyüzüne onu nasıl bina edip, süslemişiz ki, hiçbir gediği yoktur” ayet-i kerimede dediği gibi, şöyle bir gökyüzüne bakalım.
Ne görüyoruz? Güneş, ay, yıldızlar… Gözümüzün alamayacağı bir sonsuzluk deryası. Hadi şunu göz önüne getirelim: Kendinizi bir lunaparkta veya bir festivalde hayal edin. Ardı ardına patlayan havai fişekleri, pırıl pırıl donatılmış ışıklar ve rengârenk bir âlem düşünün. Aynen gökyüzünü de bu şekilde
hatta daha fazlasını göreceksin. Pırıl pırıl donatılmış yıldızlar, birbiri ardına patlayan galaksiler, ardından bize bütün enerjisiyle gülümseyen bir güneş. Veee; üzerinde yaşadığımız mavi gezegen: Dünya! Dünyadaki olaylar da lunaparktan daha az görkemli değildir.
Yıldız sisteminin kumandanı Güneş, ışığı altında gizlenen muhteşem yıldızlar ordusunu, akşam olduğunda gökyüzü sahnesine teker teker
salarken öyle güzel nakışlarla kendini gösterir ki, insana kâinatı adeta bayram yeri olarak takdim eder. Üstelik bu manzara bir güne mahsus değildir. Milyarlarca yıldan beridir kâinatta bayram şenliği yaşanmakta ve bu muhteşem tablo tekrar tekrar semamızda resmedilmektedir.
*
Peki, sence bu kadar büyük masrafla bu kadar büyük işlerin çevrilmesi sahipsiz veya sebepsiz midir?
Hayır, asla!
Küçücük bir insanın küçücük karaciğeri bile dört yüzden fazla iş görürken, Kudret ve Hikmet sahibi, milyarlarca yıldızı hiç başıboş, sebepsiz ve hikmetsiz yaratabilir mi? Uzayın sabit, değişken veya gece lambaları gibi çalışan kararlı/kararsız yıldızları, elbette ki bize sema şehrinin süslü saraylarını veya dönme dolaplarını hatırlatıyor.
*

Uzayın esrarengiz olayların birçoğu çözülemezken, bazılarının sırları çözüldü gibi: Mesela;
-Milyarlarca yıldır arızasız çalışan dev jeneratörümüz; Güneş.
-Yıldızların yapıtaşlarını oluşturan gaz ve toz bulutları: Nebülözler.
-Atom galaksilerin kalbi sayılan: Pulsarlar.
-Bir çay kaşığı hacmindeki maddesi bir milyar ton gelen cüce yıldızlar: Nötron yıldızları.
-Her türlü maddeyi, sesi, ışığı, zamanı ve koca galaksileri yutabilen görünmez zaman tünelleri: Siyah delikler. (Yıldızların Esrarı, s.8)
*
Bu kocaman kâinatta oluşan olayların, mükemmel bir düzen, muhteşem bir sanat, harika bir nakışla ince ince hesaplanmış olduğunu görebiliyoruz.
Bu ise ancak bir Zat’ın eserleri olabilir. Bize düşen; Modern dünyanın keşfiyle gök kubbemizdeki bu muhteşem tabloları incelemek ve Sanatkârın mükemmel tablolarını seyredip “Zikir, fikir ve şükretmek”tir.

Kış Uykusu mu, Enerji Tasarrufu mu?
Kış Uykusu mu, Enerji Tasarrufu mu?

Her kışın bir baharı var. Bu baharın gelmesi de kış mevsimine bağlı. Kış olmasa, bahar gelir mi?

Yani, beyaz yorganların altında uyuyan nazenin çiçekler, bahar mevsiminin ilk ışıkları ile başlarını çıkaracak ve etrafa gülücükler saçarak kendi dilleriyle şöyle diyecek; “Artık uyku değil, uyanma zamanıdır. Biz uykumuzu aldık, sırada siz varsınız!”
*

Kâinat kış uykusu denilen o cansız hali yaşıyor şimdilerde. Çünkü her uyku, bir uyanışın arefesidir. Yeni bir hayatın başlangıç öncesidir.
Sahi, birçok hayvan, çiçek, böcek ve dahi ağaçların kış uykusuna yatmasındaki sır ne olabilir?
Bilim adamları diyor ki; bazı hayvanların kış uykusu hayat ile ölüm arasında ince bir çizgiye dayanır.
Bunu da iki sebebe dayandırıyorlar: “Havanın çok soğuk olması ve yiyecek bulma güçlüğü…”
“Kış uykusu bu zor mevsimde hayvanın enerji ihtiyacını azaltır ve enerji tasarrufu sağlar.”
*

Kış uykusu “uyumak” değil… Bilim dilinde buna “hibernasyon” diyorlar. Vücut ısısının ortam sıcaklığına düştüğü bu durumu birçok balık türünde,
kurbağada, sürüngen ve kuşlarda görebiliriz. Yani kış uykusuna yatan bir hayvanı gördüğümüzde ölmüş olduğunu sanabiliriz.
Vücut ısıları düşer, nefes alırlar, ancak kalp atışı çok düşüktür. Bir manada“narkoz” yemiş gibi bir görüntü verirler. Ta ki, havalar ısınıp, vücudu
normal düzene geçene kadar…
*

Tıpkı ölüm sonrası hayat gibi. Bu dünya hayatı kalıcı değil. Mutlaka bir son var. Her son, yeni bir başlangıcın kapısıdır. Onun için insan kendini
diğer tarafa hazırlamakla sorumludur.
*
Evet arkadaşlar? Bu “yarıyıl tatili”nde tefekküre yani, “düşünme”ye ne dersiniz?

Engellilik engel mi?
Engellilik engel mi?

Asr-ı Saadet dönemi öncesi, Peygamberimiz Kureyş’in ileri gelenlerine İslam dinini anlatmak için fırsat bulmuştu.
Tam o sırada yanına iki gözü görmeyen İbn-i Mektum geldi ve kendisine İslamı anlatmasını
istemişti. Efendimiz, yüzünü çevirince, orada bulunan Kureyş’in ileri gelenleri, “Bu dine
hep zayıflar, fakirler, köleler ve âmâlar giriyor” diye alay edip güldüler.

Tam bu sırada, ilâhi ikaz geldi:
“Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü! Nereden bileceksin, belki de o günahlarından arınacaktı.
Yahut o öğüt alacak ve o öğüt kendisine fayda verecekti. Öğüde
ihtiyaç duymayan kimseye gelince, sen ona yöneliyorsun. Onun inkâr ve isyan pisliği içinde kalmasından sen mesul değilsin. Sana koşarak
gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun. Sakın! O
Kur’ân bir öğüttür.” (Abese Suresi)

Aileden biri gibi

Bu olaydan sonra Peygamberimiz İbn-i Mektum’a iltifat ve ikramda bulundu.
Hatta, ne zaman onu görse; “Ey Rabb’imin beni ikazına sebep olan kardeşim, merhaba!”
diye latife eder, bazen de hırkasını serer, oturtur, halini hatırını sorardı. Öyle ki, ona aileden biri gibi davranırdı.
İbn-i Mektum yıllar içinde Peygamberimizin huzurunda bulunarak, Kur’ân ayetlerini ezberlerdi.

Cennetle müjdelenen ilk engelli

Yine böyle bir günde; Hz. Cebrail, Peygamberimizin huzuruna gelmiş ve İbn-i Mektum’a şu soruyu yöneltmişti; “Gözünü ne zaman kaybettin?

Cevap; “Çocukken.”
Bunun üzerine Hz. Cebrail, kendisine şu müjdeyi verdi, “Allah buyuruyor ki; ‘Ben bir kulumun gözünü aldığım zaman ona cenneti
mükâfat olarak veririm.” (Hz. Enes’in anlatımıyla) Abdullah İbn-i Mektum cennetle müjdelenen ilk görme engelli insan olarak İslam tarihine geçti.
Peygamberimiz çoğu kez sefere çıkarken Hz. İbn-i Ümmü Mektum’u da Medine’de vekil bırakarak imamlığı da ona verirdi.
İbn-i Mektum’a böylesi değer ve kıymet verildi. Eksikliği onun zenginliği idi.
Dinimiz hiçbir zaman engellilere karşı hor ve hakir davranmadı. Tam tersine onların yeteneklerine göre değerlendirmiş, kıymet biçmiş ve ödüllendirmiştir.

 

En ünlü engelliler

Aslında tarihe baktığımızda da birçok ünlü ismin “engelli” olduğunu göreceksiniz.
Onlar için engellilik hiçbir zaman engel olmamış, hatta kazanç vesilesi olmuştur diyebiliriz.
Mesela “bedensel engelli ünlüler”e bakalım: Büyük İskender, Aksak Timur (Timurlenk),
Milli Mücadelenin ünlü ismi Topal Osman, Filistin Davasının önde gelen ismi Şeyh Ahmet Yasin, ünlü politikacı Aydın
Menderes, eski ABD Başkanı Abraham Lincoln, ünlü Tiyatro yazarı Shakespeare, ressam Renoir ve halen hayatta olan ünlü fizikçi Stephen Hawking…
Görme engelli ünlülere bakalım;
Aşık Veysel, Cemil Meriç, İsa Yusuf Alptekin, Kani Karaca…
İşitme engelli ünlüler:
Telefonu icat eden Thomas Edison, ünlü Alman besteci Ludwig van Beethoven…
Konuşma engelli ünlüler:
İngiliz eski Başbakanlarından Winston Churchill ve Aristotle..

Demek ki, engellilik başarıya engel değil. Yeter ki, düşünce ve fikir engeli olmayalım.

Padişahın Selamı
Ben AraKAN ‘Benim için dua eder misin?’
Ben AraKAN ‘Benim için dua eder misin?’

Çamura batmış ayaklarımla pirinç tarlaların kenarından zorlanarak yürüyorum. Kimbilir kaç gündür ayaklarım su içinde, öyle ki derim eğri/büğrü, kıpkırış olmuş.
Sırtımda kardeşimi taşıyorum. Henüz üç aylık. Ne olup bittiğinden haberi yok. Ama üşüdüğünü çok iyi biliyor. Zaman zaman çenesi ve vücudu zangır zangır titriyor. Hasta olduğunu anlıyorum. Ama ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece onu sırtımda taşıyarak güvenli bir yeri götürme derdindeyim.

BİZİ KÖYÜMÜZDEN KOVDULAR

Silahlı askerler tarafından köyümüze yapılan ani baskın sonucu annem ve babam bilinmez bir yere götürüldü. Acaba şimdi ne yapıyorlar? Benim onları düşündüğüm gibi onlar da kardeşimi ve beni düşünüyorlar mı? Askerler etrafa kurşun yağdırdı. Hatta evlerimizi ateşe verip yaktılar ve bizi kovdular.
İyi ama gidecek yerimiz yok ki

Bir evimiz ve köyümüz vardı… Evimizi yıktılar, köyümüzü ateşe verdiler. Sulak bir arazide diğer insanların pirinç tarlalarına zarar vermemek için sulama kanalların içinden yürüyor ve komşu ülkenin sınırına ulaşmak istiyoruz.

KİMSEYİ İNCİTMEDİK Kİ…

Kimseyi incitmedik, zarar vermedik. Ama bizden güçlü insanlar, üstelik ellerinde otomatik silahlarla hepimizi yerimizden/ yurdumuzdan ediyor ve incitiyorlar.
Hava kurşun gibi ağır, sürekli yağmur yağıyor ve biz sürekli ıslak durumdayız. Kuru elbiselerle yaşamayı neredeyse unuttum. Hatta renkleri de unuttum. Yemyeşil güzel cennet ülkemin ağaçları bana şimdi çok soluk ve gri görünüyor. Üzerimizdeki elbisenin renkleri çoktan uçmuş bile.
Biz yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan kafile ile birlikte belirli bir merkeze doğru yürüyoruz.

BARIŞ SÖZCÜKLERİ TAŞIYAN ZALİMLER

Ne olacağımız belli değil, her an askerler karşımıza çıkıp üstümüze kurşun yağdırabilir. Ama bizim için kurşunlarını bile harcamıyorlar ellerinde paslı bıçaklar ve palalarla saldırıyorlar.
Düşmanımız yok. Ama bizi düşman bilen ve bizi koruması gereken devlet güçleri var. Bir yandan da dünyaya “barış” mesajları veren ve şirin görünen “Budist” çeteleri. Bize neden saldırıyorlar?
Babam: “Onlar bize Müslüman olduğumuz için saldırıyorlar” demişti. Önceleri anlamamıştım. Yaptıkları zulmü görünce daha iyi anladım.

“GÜNEŞ AY VE GERÇEKLER”
Derme çatma baraka okulda öğrendiğim bir Budist rahibin sözünü hatırladım;
“Gerçekler bir şekilde gün yüzüne çıkacaktır.”
Bir sözünü daha hatırlıyorum, “Hayatta asla gizlenemeyecek 3 şey vardır: Güneş, ay ve gerçekler.”
Bir gün bu gerçekler ortaya çıkacak ve sırf “Müslüman”ız diye nefes alıp vermemiz istemeyen zalimler bir gün gelecek ve hesap verecek.
Birleşmiş Milletler masa başında aldıkları “Çocuk Hakları” kararlarını bizim için uygulamıyor, onları güçlü ülkeler için kullanıyor. Oysa çocuk her yerde çocuk.
Oysa şimdi, Çocuk haklarının geçmediği bir ülkenin sınırın¬da çamur içinde oturmuş, bana ve kardeşime uzanacak bir yardım eli bekliyorum.

BEN ARAKAN
Ben Arakan…
Sana bu mesajı gönderirken belki bu dünyada yaşamıyor olacağım. Senden bir tek şey istiyorum;

BENİM İÇİN DUÂ EDER MİSİN?

Hangi Cumhuriyet
Hangi Cumhuriyet

Nedir cumhuriyet arkadaşlar?

Efendim, halkın egemenliğini kendi elinde bulundurduğu ve bunu, arasından seçtiği vekiller aracıyla kullandığı bir devlet şeklidir.
Sözlük anlamıyla cumhuriyet, “halk yönetimi” demektir. Cumhuriyet ismi geçmiş tarihte Fransız İhtilali ile çok tartışılarak gündeme gelmiş.
O dönem Venedik, Cenova, Floransa gibi devletçikler için çok kullanılan bir deyim olmuş.
Yargı organları, bağımsız mahkemeler “ayrılıklar ilkesi”ni benimsemiş… Anayasanın 9. maddesinde “Devletin şekli Cumhuriyet”tir denilerek kesinlik kazanmıştır.
Aslında Cumhuriyet, 1923’ten 1928’e kadar beş sene müddetle resmen İslâm devletidir.Evet şaşırdınız mı? Ama doğrudur.
Üstelik bu durum fiilen devam etmiştir. Biraz daha açalım mı: Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1923’te bazı maddelerin açıklanıp düzeltilmesine dair bir kanun çıkarmıştır. Bu kanunun 2’inci maddesi şöyledir: “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm’dır. Resmi Lisanı (dili) Türkçe’dir” (Kanun No: 364)
*
1924’te çıkarılan 491 numaralı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 2’nci maddesi aynen şöyledir:
Madde:2- Türkiye devletinin dini, Din-i İslâm’dır; resmi dili Türkçe’dir; makarrı (başkenti) Ankara şehridir.”
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, devletimizin temeli inanç ve maneviyat üzerine kurulmuştur.
Buna rağmen 1928’de, bazı iç ve dış güçler, işbirlikçilerin baskısı ile kanunda değişiklik yapmış, 2’nci maddeden “devletin Dini, din-i İslâm’dır” ifadesini kaldırmışlardır. Bunları şunun için anlatıyoruz. Bu devletin mayasında çimentosunda “İslam” vardır. İnanç vardır. Bunları yok sayarak
cumhuriyeti kuramazsınız. Nitekim biz Türkler, İslâmla tanıştıktan sonra kurduğumuz devletlerin temelini hep bu harç ile yoğurmuşuz.
*
Zaten Bediüzzaman Dede, din ile cumhuriyet arasında bir paralellik olduğunu göstermek için kendisinin “dindar bir cumhuriyetçi”
olduğunu söylemiştir. Çünkü gerçek Cumhuriyetin dayandığı bazı prensipler vardır ki, bu nitelikler olmazsa olmazlardan.
Nedir bunlar? -Adil Cumhuriyet… Ki; Kur’ân’ın temel kavramlarından biri adalettir.
-Meşverete dayalı Cumhuriyet… Ki; tıpkı Peygamberimiz Efendimiz (asm) zamanında olduğu gibi meşverete önem verilmiştir.
Böylelikle “başkalarına danışarak iş görmek,” keyfi idarenin önüne bir engel oluşturmaktadır.
-Kanun kuvvetinde bir Cumhuriyet… Ki; Böyle bir sistemde kuvvetli olanlar haklı değil, haklı olanlar kuvvetlidir. Çünkü kanunlar haksızdan yana değil haklıdan yana olmak zorundadır. -Demokratik Cumhuriyet… Ki; cumhuri sistem demokrasiyi benimser, demokratik bir yapıya sahip olmak durumundadır. Demokrasi olmadan cumhuriyet olur mu?
İşte bu prensiplere dayanan cumhuriyet, gerçek bir cumhuriyettir.

İlk Öğretmenimiz Peygamberimiz (asm)
İlk Öğretmenimiz Peygamberimiz (asm)

Evet, bazı arkadaşlarım üzülecek belki ama benim içim kıpır kıpır. Neden mi?

Çünkü yaz tatili bitti, okul başladı. Ama yazın boş durmadık tabii ki. Eğlendik, bol bol oynadık, kitap okuduk.

Yazın tanıştığımız arkadaşlarımızın adreslerini aldık.

Okulların açıldığının ilk haftası İlköğretim Haftası biliyorsunuz. Daha okula gelir gelmez, öğretmenlerimiz bana ve sınıf arkadaşlarıma görev verdi. Çünkü İlköğretim Haftası için hepimiz görev aldık ve planlar yapmaya başladık.

İlköğretim Haftası’nda okumanın önemi ve okul gibi konuların neden ve ne denli önemli olduğunu faaliyetlerle birlikte anlatacağız. Hatta, okula yeni başlayan küçük yaştaki arkadaşlarımıza okul sevgisini aşılamaya yönelik çalışmalar yapacağız.

BAMBAŞKA BİR TERBİYE EDİCİ: PEYGAMBERİMİZ (asm)

Bana verilen görev çerçevesinde bize ilim ve okumayı aşılayan en önemli karakteri yazmaya başladım.

Araştırmalarımda gördüm ki, bu konuda bize en büyük rehber kim biliyor musunuz?

Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü vesselam’mış.

Müthiş etkilendim. Peygamber Efendimiz, ilim ve öğrenmenin lüzumunu sadece tavsiye etmekle kalmamış bizzat uygulayarak çevresindekilere göstermiş. Efendimiz Peygamberimiz’in terbiye ediciliği ise bambaşka bir güzellikteymiş. Öyle diyor büyüklerimiz; O’nun terbiyesi ile meydana gelen o Asr-ı Saadetin döneminin benzersiz insanları bile günümüze ışık tutarak, adeta cennetin yolunu göstermiştir bize.

Elbette Allah’ın elçisi olan Hz. Muhammed (asm) eliyle yapılan bu eğitim ve terbiye modeli benzersiz olacaktı…

Denilebilir ki tüm insanlığı, hakikî insanlığa ve insanî olgunluğa yükselten eşsiz bir din getiren Efendimiz (asm) olacaktır. Sevgili Peygamberimizin terbiye sistemi sadece insanî zevk eksenli bir terbiye sistemi değildi. O (asm) ümmetini nefis, akıl, kalp ve bütün duygularıya ele almış; çocuklarını diri diri toprağa gömen o vahşi kavimden, en medeni bir toplum meydana getirmişti.

NASIL BİR TERBİYE SİSTEMİ?

Peki, Efendimiz’in (asm) terbiye sistemi nasıldı?

Elbette bunu uzun uzadıya yazmak, burada anlatmak mümkün değil, hatta ciltler

dolusu kitaplar bile bu sistemi bir çırpıda yazamaz.

Sadece şu kadarını hatırlatmakta fayda var: Efendimiz (asm) okuma yazmaya önem verirdi:

Hatırlar mısınız, Bedir Savaşı’nda yakalanan esirlerden kurtuluş fidyesi vermeye gücü yetmeyip, okuma yazma bilen esirler vardı… İşte bu esirlere Efendimiz, Ensar’dan onar çocuğa yazı öğretmek şartıyla serbest bırakılacaklarını söylemiş, bu fikir hem esirlere, hem de Ensar’a iki taraflı bir menfaat getirmişti.

Elbette Allah’ın elçisi olan Hz. Muhammed (asm) eliyle yapılan bu eğitim ve terbiye modeli benzersiz olacaktı…

Denilebilir ki tüm insanlığı, hakikî insanlığa ve insanî olgunluğa yükselten eşsiz bir din getiren Efendimiz (asm) olacaktır. Sevgili Peygamberimizin terbiye sistemi sadece insanî zevk eksenli bir terbiye sistemi değildi. O (asm) ümmetini nefis, akıl, kalp ve bütün duygularıyla ele almış; çocuklarını diri diri toprağa gömen o vahşi kavimden, en medeni bir toplum meydana getirmişti.

BEŞİKTEN MEZARA KADAR İLİM…

Böylelikle Müslüman olarak bizler ilim öğrenme, öğretme, yayma çalışmalarını bu çerçeve içerisinde gerçekleştirmişler. Öyle ki, tarihe baktığımızda Avrupa Ortaçağının karanlık çukurundan Müslüman İlim öncüleri çekip kurtarmış. Avrupalı ilim adamları Müslümanların ilmini kimi istifade ederek, kimi de çalarak medeniyetini inşa etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz’in (asm) bizi ilme yönlendiren ifadeleri çok önemli. Aynı zamanda Kur’ân-ı Kerim’i ve onun açıklaması olan hadisleri rehber kabul etmeli ve başarıya doğru hızlı adımlar atmalıyız. Hatta Efendimiz’in (asm) şu sözlerini kulağımıza küpe yapmalıyız:

“Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.”

“Her şeyin bir yolu var. Cennetin yolu ilimdir.”

“Kim bir ilim öğrenmek için bir yola süluk (yönelirse) ederse, onu Cennete giden

yollardan birine dahil etmiş demektir.”

“Peygamberler ne dinar, ne dirhem miras bırakırlar. Ama ilim miras bırakırlar.

Kim de ilim elde ederse bol bir nasip elde etmiştir.