Kategori: Renkli Düşünceler

Ben AraKAN ‘Benim için dua eder misin?’
Ben AraKAN ‘Benim için dua eder misin?’

Çamura batmış ayaklarımla pirinç tarlaların kenarından zorlanarak yürüyorum. Kimbilir kaç gündür ayaklarım su içinde, öyle ki derim eğri/büğrü, kıpkırış olmuş.
Sırtımda kardeşimi taşıyorum. Henüz üç aylık. Ne olup bittiğinden haberi yok. Ama üşüdüğünü çok iyi biliyor. Zaman zaman çenesi ve vücudu zangır zangır titriyor. Hasta olduğunu anlıyorum. Ama ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece onu sırtımda taşıyarak güvenli bir yeri götürme derdindeyim.

BİZİ KÖYÜMÜZDEN KOVDULAR

Silahlı askerler tarafından köyümüze yapılan ani baskın sonucu annem ve babam bilinmez bir yere götürüldü. Acaba şimdi ne yapıyorlar? Benim onları düşündüğüm gibi onlar da kardeşimi ve beni düşünüyorlar mı? Askerler etrafa kurşun yağdırdı. Hatta evlerimizi ateşe verip yaktılar ve bizi kovdular.
İyi ama gidecek yerimiz yok ki

Bir evimiz ve köyümüz vardı… Evimizi yıktılar, köyümüzü ateşe verdiler. Sulak bir arazide diğer insanların pirinç tarlalarına zarar vermemek için sulama kanalların içinden yürüyor ve komşu ülkenin sınırına ulaşmak istiyoruz.

KİMSEYİ İNCİTMEDİK Kİ…

Kimseyi incitmedik, zarar vermedik. Ama bizden güçlü insanlar, üstelik ellerinde otomatik silahlarla hepimizi yerimizden/ yurdumuzdan ediyor ve incitiyorlar.
Hava kurşun gibi ağır, sürekli yağmur yağıyor ve biz sürekli ıslak durumdayız. Kuru elbiselerle yaşamayı neredeyse unuttum. Hatta renkleri de unuttum. Yemyeşil güzel cennet ülkemin ağaçları bana şimdi çok soluk ve gri görünüyor. Üzerimizdeki elbisenin renkleri çoktan uçmuş bile.
Biz yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan kafile ile birlikte belirli bir merkeze doğru yürüyoruz.

BARIŞ SÖZCÜKLERİ TAŞIYAN ZALİMLER

Ne olacağımız belli değil, her an askerler karşımıza çıkıp üstümüze kurşun yağdırabilir. Ama bizim için kurşunlarını bile harcamıyorlar ellerinde paslı bıçaklar ve palalarla saldırıyorlar.
Düşmanımız yok. Ama bizi düşman bilen ve bizi koruması gereken devlet güçleri var. Bir yandan da dünyaya “barış” mesajları veren ve şirin görünen “Budist” çeteleri. Bize neden saldırıyorlar?
Babam: “Onlar bize Müslüman olduğumuz için saldırıyorlar” demişti. Önceleri anlamamıştım. Yaptıkları zulmü görünce daha iyi anladım.

“GÜNEŞ AY VE GERÇEKLER”
Derme çatma baraka okulda öğrendiğim bir Budist rahibin sözünü hatırladım;
“Gerçekler bir şekilde gün yüzüne çıkacaktır.”
Bir sözünü daha hatırlıyorum, “Hayatta asla gizlenemeyecek 3 şey vardır: Güneş, ay ve gerçekler.”
Bir gün bu gerçekler ortaya çıkacak ve sırf “Müslüman”ız diye nefes alıp vermemiz istemeyen zalimler bir gün gelecek ve hesap verecek.
Birleşmiş Milletler masa başında aldıkları “Çocuk Hakları” kararlarını bizim için uygulamıyor, onları güçlü ülkeler için kullanıyor. Oysa çocuk her yerde çocuk.
Oysa şimdi, Çocuk haklarının geçmediği bir ülkenin sınırın¬da çamur içinde oturmuş, bana ve kardeşime uzanacak bir yardım eli bekliyorum.

BEN ARAKAN
Ben Arakan…
Sana bu mesajı gönderirken belki bu dünyada yaşamıyor olacağım. Senden bir tek şey istiyorum;

BENİM İÇİN DUÂ EDER MİSİN?

Hangi Cumhuriyet
Hangi Cumhuriyet

Nedir cumhuriyet arkadaşlar?

Efendim, halkın egemenliğini kendi elinde bulundurduğu ve bunu, arasından seçtiği vekiller aracıyla kullandığı bir devlet şeklidir.
Sözlük anlamıyla cumhuriyet, “halk yönetimi” demektir. Cumhuriyet ismi geçmiş tarihte Fransız İhtilali ile çok tartışılarak gündeme gelmiş.
O dönem Venedik, Cenova, Floransa gibi devletçikler için çok kullanılan bir deyim olmuş.
Yargı organları, bağımsız mahkemeler “ayrılıklar ilkesi”ni benimsemiş… Anayasanın 9. maddesinde “Devletin şekli Cumhuriyet”tir denilerek kesinlik kazanmıştır.
Aslında Cumhuriyet, 1923’ten 1928’e kadar beş sene müddetle resmen İslâm devletidir.Evet şaşırdınız mı? Ama doğrudur.
Üstelik bu durum fiilen devam etmiştir. Biraz daha açalım mı: Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1923’te bazı maddelerin açıklanıp düzeltilmesine dair bir kanun çıkarmıştır. Bu kanunun 2’inci maddesi şöyledir: “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm’dır. Resmi Lisanı (dili) Türkçe’dir” (Kanun No: 364)
*
1924’te çıkarılan 491 numaralı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 2’nci maddesi aynen şöyledir:
Madde:2- Türkiye devletinin dini, Din-i İslâm’dır; resmi dili Türkçe’dir; makarrı (başkenti) Ankara şehridir.”
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, devletimizin temeli inanç ve maneviyat üzerine kurulmuştur.
Buna rağmen 1928’de, bazı iç ve dış güçler, işbirlikçilerin baskısı ile kanunda değişiklik yapmış, 2’nci maddeden “devletin Dini, din-i İslâm’dır” ifadesini kaldırmışlardır. Bunları şunun için anlatıyoruz. Bu devletin mayasında çimentosunda “İslam” vardır. İnanç vardır. Bunları yok sayarak
cumhuriyeti kuramazsınız. Nitekim biz Türkler, İslâmla tanıştıktan sonra kurduğumuz devletlerin temelini hep bu harç ile yoğurmuşuz.
*
Zaten Bediüzzaman Dede, din ile cumhuriyet arasında bir paralellik olduğunu göstermek için kendisinin “dindar bir cumhuriyetçi”
olduğunu söylemiştir. Çünkü gerçek Cumhuriyetin dayandığı bazı prensipler vardır ki, bu nitelikler olmazsa olmazlardan.
Nedir bunlar? -Adil Cumhuriyet… Ki; Kur’ân’ın temel kavramlarından biri adalettir.
-Meşverete dayalı Cumhuriyet… Ki; tıpkı Peygamberimiz Efendimiz (asm) zamanında olduğu gibi meşverete önem verilmiştir.
Böylelikle “başkalarına danışarak iş görmek,” keyfi idarenin önüne bir engel oluşturmaktadır.
-Kanun kuvvetinde bir Cumhuriyet… Ki; Böyle bir sistemde kuvvetli olanlar haklı değil, haklı olanlar kuvvetlidir. Çünkü kanunlar haksızdan yana değil haklıdan yana olmak zorundadır. -Demokratik Cumhuriyet… Ki; cumhuri sistem demokrasiyi benimser, demokratik bir yapıya sahip olmak durumundadır. Demokrasi olmadan cumhuriyet olur mu?
İşte bu prensiplere dayanan cumhuriyet, gerçek bir cumhuriyettir.

İlk Öğretmenimiz Peygamberimiz (asm)
İlk Öğretmenimiz Peygamberimiz (asm)

Evet, bazı arkadaşlarım üzülecek belki ama benim içim kıpır kıpır. Neden mi?

Çünkü yaz tatili bitti, okul başladı. Ama yazın boş durmadık tabii ki. Eğlendik, bol bol oynadık, kitap okuduk.

Yazın tanıştığımız arkadaşlarımızın adreslerini aldık.

Okulların açıldığının ilk haftası İlköğretim Haftası biliyorsunuz. Daha okula gelir gelmez, öğretmenlerimiz bana ve sınıf arkadaşlarıma görev verdi. Çünkü İlköğretim Haftası için hepimiz görev aldık ve planlar yapmaya başladık.

İlköğretim Haftası’nda okumanın önemi ve okul gibi konuların neden ve ne denli önemli olduğunu faaliyetlerle birlikte anlatacağız. Hatta, okula yeni başlayan küçük yaştaki arkadaşlarımıza okul sevgisini aşılamaya yönelik çalışmalar yapacağız.

BAMBAŞKA BİR TERBİYE EDİCİ: PEYGAMBERİMİZ (asm)

Bana verilen görev çerçevesinde bize ilim ve okumayı aşılayan en önemli karakteri yazmaya başladım.

Araştırmalarımda gördüm ki, bu konuda bize en büyük rehber kim biliyor musunuz?

Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü vesselam’mış.

Müthiş etkilendim. Peygamber Efendimiz, ilim ve öğrenmenin lüzumunu sadece tavsiye etmekle kalmamış bizzat uygulayarak çevresindekilere göstermiş. Efendimiz Peygamberimiz’in terbiye ediciliği ise bambaşka bir güzellikteymiş. Öyle diyor büyüklerimiz; O’nun terbiyesi ile meydana gelen o Asr-ı Saadetin döneminin benzersiz insanları bile günümüze ışık tutarak, adeta cennetin yolunu göstermiştir bize.

Elbette Allah’ın elçisi olan Hz. Muhammed (asm) eliyle yapılan bu eğitim ve terbiye modeli benzersiz olacaktı…

Denilebilir ki tüm insanlığı, hakikî insanlığa ve insanî olgunluğa yükselten eşsiz bir din getiren Efendimiz (asm) olacaktır. Sevgili Peygamberimizin terbiye sistemi sadece insanî zevk eksenli bir terbiye sistemi değildi. O (asm) ümmetini nefis, akıl, kalp ve bütün duygularıya ele almış; çocuklarını diri diri toprağa gömen o vahşi kavimden, en medeni bir toplum meydana getirmişti.

NASIL BİR TERBİYE SİSTEMİ?

Peki, Efendimiz’in (asm) terbiye sistemi nasıldı?

Elbette bunu uzun uzadıya yazmak, burada anlatmak mümkün değil, hatta ciltler

dolusu kitaplar bile bu sistemi bir çırpıda yazamaz.

Sadece şu kadarını hatırlatmakta fayda var: Efendimiz (asm) okuma yazmaya önem verirdi:

Hatırlar mısınız, Bedir Savaşı’nda yakalanan esirlerden kurtuluş fidyesi vermeye gücü yetmeyip, okuma yazma bilen esirler vardı… İşte bu esirlere Efendimiz, Ensar’dan onar çocuğa yazı öğretmek şartıyla serbest bırakılacaklarını söylemiş, bu fikir hem esirlere, hem de Ensar’a iki taraflı bir menfaat getirmişti.

Elbette Allah’ın elçisi olan Hz. Muhammed (asm) eliyle yapılan bu eğitim ve terbiye modeli benzersiz olacaktı…

Denilebilir ki tüm insanlığı, hakikî insanlığa ve insanî olgunluğa yükselten eşsiz bir din getiren Efendimiz (asm) olacaktır. Sevgili Peygamberimizin terbiye sistemi sadece insanî zevk eksenli bir terbiye sistemi değildi. O (asm) ümmetini nefis, akıl, kalp ve bütün duygularıyla ele almış; çocuklarını diri diri toprağa gömen o vahşi kavimden, en medeni bir toplum meydana getirmişti.

BEŞİKTEN MEZARA KADAR İLİM…

Böylelikle Müslüman olarak bizler ilim öğrenme, öğretme, yayma çalışmalarını bu çerçeve içerisinde gerçekleştirmişler. Öyle ki, tarihe baktığımızda Avrupa Ortaçağının karanlık çukurundan Müslüman İlim öncüleri çekip kurtarmış. Avrupalı ilim adamları Müslümanların ilmini kimi istifade ederek, kimi de çalarak medeniyetini inşa etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz’in (asm) bizi ilme yönlendiren ifadeleri çok önemli. Aynı zamanda Kur’ân-ı Kerim’i ve onun açıklaması olan hadisleri rehber kabul etmeli ve başarıya doğru hızlı adımlar atmalıyız. Hatta Efendimiz’in (asm) şu sözlerini kulağımıza küpe yapmalıyız:

“Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.”

“Her şeyin bir yolu var. Cennetin yolu ilimdir.”

“Kim bir ilim öğrenmek için bir yola süluk (yönelirse) ederse, onu Cennete giden

yollardan birine dahil etmiş demektir.”

“Peygamberler ne dinar, ne dirhem miras bırakırlar. Ama ilim miras bırakırlar.

Kim de ilim elde ederse bol bir nasip elde etmiştir.

Tarihimizi Sevelim
Tarihimizi Sevelim

 

Tarih nedir?

Tarih; masal değildir. Tarih, kültürle birlikte yoğrulan ve geçmişte yaşanmış olayları tarafsız bir gözle aktarmaktır.
Tarih sayesinde geçmişten ders alır, bu günü daha iyi kavrar ve gelecek için doğru adım atmaya çalışırız. Yani, geçmiş ve gelecek
arasında bir bağdır. Tarih ve kültür iç içedir. Et ve tırnak gibi birbirini tamamlar. Dinlediğimiz mehter marşı bizi alıp bir yere götürür, göklerde dalgalanan al bayrağımız ruhumuzda fırtınalar koparıyorsa, bizim hücrelerimize kadar sinmiş bir tarih dokusu olduğunu söyleyebilirim. Tarihimizi
sevmek, onu bilmekten geçer.

AĞUSTOS VE ZAFERLER AYI

Mesela, bu ay yaşanan tarihteki zaferleri bilmemiz gerekir.
-26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi
-11 Ağustos 1473 Otlukbeli Zaferi
-23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi
-24 Ağustos 1516 Mercidabık Zaferi
-29 Ağustos 1521 Belgrad’ın Fethi
-29 Ağustos 1526 Mohaç Zaferi
-1 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın Fethi
Müslümanlar, din, iman ve Kur’ân’dan aldığı güç sayesinde karşısında hiçbir engel tanımamıştır. Bu imana zamanın topu, tüfeği ve en
güçlü silahları fayda etmemiştir.

İSLAM ORDUSUNUN İLK ZAFERİ:

BEDİR!
İslam ordusunun düşman ordusunu yendiği ilk zafer hangisidir diye size sorsak? İsterseniz anlatalım;
Resulullah (asm) tebliğini üç yıl gizli yürüttü. Peygamberliğin dördüncü yılının başında artık davetini açıktan yapması için akrabalarına emir verdi.
Ancak Mekke müşrikleri şiddetle karşı çıktı bu davete. Müslümanlara eziyet ettiler, işkence yaptılar. Yetmedi, Müslümanlara boykot uyguladılar.
Bu da yetmedi, Efendimiz’i (asm) öldürmeye çalıştılar. Ve nihayet hicret yolu göründü. Müslümanlar, Hicretin ardından Sevgili Peygamberimiz’in liderliğinde bir devlet kurdu. Hicretin ikinci yılının başlarında, Mekke müşriklerine karşı savaş izni verilmişti. Resulullah (asm), orucun farz kılındığı ilk Ramazan ayının sekizinde, bir avuç mücahitten oluşan ordusunun başında, Medine’den kervan güzergâhı Bedir’e doğru yola çıktı.
Diğer tarafta ise, kervanbaşı Ebû Süfyân’ın yardım çağrıları üzerine Ebu Cehil’in önderliğinde yola çıkan Müşrik ordusu, kervanın kurtulmuş olmasına
rağmen, sırf savaş maksadıyla yoluna devam etti. Allah Teâlâ, onların gurur ve kibir içinde, galip geleceklerinden emin bir şekilde yola çıktıklarını haber vermişti. İki ordu, Suriye-Yemen ticaret yolu üzerinde yer alan ve Medine’ye 150 km uzaklıkta olan Bedir’deki bir vadinin iki yamacında karşı karşıya geldi. Resûlullah karargâhını vâdînin Medine tarafındaki yamacına kurmuş, Müşrik ordusu ise karşı yamaçta yerleşmişti. 314 kişilik İslâm ordusu, asker mevcudu üç kat daha büyük yaklaşık 950 kişilik düşman ordusuyla savaşacaktı.
Müşrik ordusu teçhizat bakımından da çok üstün durumdaydı. Güç dengesi tamamıyla onların lehine idi.
Ve çarpıştılar. Kıyasıya bir mücadele sırasında Bedir’in semaları kılıç şakırtılarıyla inledi.
Sonuç: Orucun farz kılındığı ilk Ramazan ayında, bir avuç mücahid, kendinden üç kat büyük Müşrik ordusunu darmadağın etti. Bedir savaşı kazanılmıştı.
İşte, İslam ordusunun ilk zaferi Bedir’di.
Allah onlardan razı olsun.

Tatili kazançlı hale getirelim mi?
Tatili kazançlı hale getirelim mi?

Yoğun bir okul maratonundan sonra tatile girdik. Birçoklarımız yazlıklarına, yaylarına, köylerine çekildi bile. Bir güzel tatil yapacağız nasipse.

Hak etmedik de sayılmaz. Her çabanın bir meyvesi vardır ya! Biz de şimdi bir yıl etkilerimizin meyvelerini topluyoruz.

Bir kısmımız takdir, teşekkür aldı. Tabii ki sevincimize diyecek yok. İşte bu çalışmamızın peşin bir ödülü gibi.

Peki, tatil ne demekti?

Tatil, Arapça bir kelime. Tembellik kökünden geliyor.

Tabii tatili böyle değerlendirmek doğru değil, çünkü vakit nakittir derler atalarımız.

Yeri, göğü, kısacası kâinatı bir kitap gibi görenler için her şey o kitabın sayfaları, cümleleri ve kelimeleri olur. Bunların anlamlarını okumak ne güzel. Bir çiçeği, bir kelebeği, bir kirazı, bir şeftaliyi okuyabilmeli, bunlarla bize verilmek istenen mesajı alabilmeliyiz.

Mesela dinimizin temel kitabı olan Allah’ın kelamı Kur’an’ı öğrenerek bazı Kur’an ayetlerini ezberleyerek… Allah’ımız bizi sevmiş, göz vermiş kulak vermiş, akıl vermiş, yeryüzünü bir nimet sofrası halinde önümüze sermiş. Biz niçin O’nun kelamını öğrenmeyelim?

Evet, tatil Kur’an okumak, öğrenmek için en güzel fırsat. Hem okuyacak, hem dinleneceğiz. Okurken dinleneceğiz; ruh ve kalbimiz de gıdalarını almış olacak.

Sevgili Peygamberimizin şöyle bir müjdesi de var; “Sizin en iyiniz Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.”

Siz de şüphesiz bu iyi insanlardansınız.

Haydi, tatiliniz kazançlı olsun sevgili arkadaşlar!

Hoş Geldin Evime, Soframa, Gönlüme!
Hoş Geldin Evime, Soframa, Gönlüme!

 

 

İşte geldi Ramazan. Hem de büyük bir coşku ve heyecanla.

11 ayın sultanı hoş geldin!

Hoş geldin evime, soframa, gönlüme!

Derkeeen….

Bir de baktık, Ramazan bize usul usul veda ediyor.

Geldin derken, gitmek niye?

RAHMET ÜLKESİNDEN MÜJDE

Daha geçen sene oruç tutup, namaza başladığım ve feyiz dolu bir mevsim olan Ramazan’ın tadı damağımda iken…

Bu Ramazan da, kainat şenlendi, dünya cennetten süzülen nurani bir hava ile oksijen aldı.

Ulvi alemlerin masum ve mübarek sakinleri çevremizi kuşattı.

Rahmet ülkesinden müjdelerle birlikte, kainatın Rabbinden selam ve mağfiret ümitleri getirdi bize.

Mukaddes kelamın nazil oluşunun yıldönümünü mü’minlerle birlikte cinler, melekler ve bütün zerreler kutladı yine.

Görünen görünmeyen alemlerde tam manasıyla bir bayram havası yaşanıyor şimdi.

KULLUK ŞUURU NİMETE MUHATAP OLACAK

Ramazan ayının Allah katında ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu biliyor musunuz arkadaşlar!

Allah (c.c.) kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya ayırır. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere!.. Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavi kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini bir kez daha arttırıyor.

İşte bu günler bize ne güzel bir fırsat verdi.

Bu ayda kulluk derecemizi gösterdik. O’na muhatap olabilme gayreti içine girdik ve tam bir inançla ibadete koştuk.

İnanın, bu gayret neticesiz kalmayacak. Kulluk şuuru içinde tuttuğumuz oruçların, kıldığımız teravih namazların, okuduğumuz Kur’anın, yani ibadetlerimizin pek çok nimete ve ödüle muhatap olacağını biliyoruz.

“ALLAH SİZİNLE İFTİHAR EDER”

Efendim (a.s.m.) ne güzel buyuruyor:

“İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah’ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah’a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah’ın rahmetinden nasibini alamayandır.” (Ubade Bin Samit’ten nakille)

HOŞ GELDİN VE GÜLE GÜLE!

Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine vesile kılar.

Evet, Ramazan geldi ve gidiyor. Ramazan ayı bitiminde Nasrettin Hoca’ya arkadaşları sormuşlar:

“Acaba Ramazan ayı bizden memnun kaldı mı?” diye…

Nasrettin Hoca her zamanki bilge kişiliği ile cevap vermiş:

“Eğer memnun kalmasaydı, her yıl 10 gün önce gelir miydi?”

Hoş geldin Ramazan, yine içimizi ısıttın, gönlümüzü hoş ettin!

Güle güle Ramazan. İnşallah, 11 ayımızı seninle doldururuz!

Şimdiden mutlu ve huzurlu Bayramlar!

Şefkatin Karşılığı: Anne
Can Kardeş 37 Yaşında
Yeşilay ve Bediüzzaman Dede
Savaşın Masum Çocukları
Savaşın Masum Çocukları

Bu amcalara şaşırıyorum doğrusu. Neyi alıp veremiyorlar ki?

Her gün evimin üzerinde bomba patlatıyorlar.

Bu gece de uykusuz kalacağım yine… Ama olsun, annem-babam yanımda ya!

Yine bir sabah uzun geçen bir gecenin ardından, annemin göğsünde uyuyakalmışım.

Uyandığımda, annemin hıçkırarak ağladığını gördüm.

İyi ama niye?

Gördüm ki, evimizin tavanı yok. Kocaman çatımız, kaybolmuş. Gökyüzünün kara bulutları çatımız olmuş. Farkettim ki, üstümüz başımız toz/duman. Her yer toz renginde ama sadece annemin gözyaşları inci gibi parlıyor.

*

Mahalledeki arkadaşlarım benim gibi şaşkın etrafına bakıyor.

Ambulans görevlileri, yerde yatan yaralı arkadaşlarımı kucaklarına alırken, ağızlarından bülbül gibi kelamların en güzeli dökülüveriyor. Onların ağzından Kur’an kelamı dökülürken, doktorların da gözlerinden yaşlar süzülüyor.

Burası Halep!

Halep’e bomba yağıyor…

Ya sizin orada ne yağıyor?

Kar mı, yağmur mu?

*

O kötü amcalar üstümüze bomba yağdırırken, bizi öldürdüklerini sanıyorsa yanılıyorlar.

Biz aslında şehadet mertebesi kazandırıyor, bilmiyorlar.

Diyelim; bir afet gelse doğrudan manevi bir mertebe elde ederiz. Ben Kur’an dersi alırken, camide hocam söyledi.

Yani bize acımayın, üzülmeyin. Canilerin yaptığı zulüm bize zarar veremez. Tam tersi, Allah’ın o engin ve sonsuz merhamet duygusuyla, manevi bir mertebe elde ederiz.

Evet, televizyon ekranına gelen görüntüler, objektiflere yansıyan fotoğraf kareleri savaşlarda ölenler için dayanılması zor bir azap verir, ızdırap çektirir bize.

İşte burada Bediüzzaman Dede’nin söyledikleri bana tam bir teselli olur.

Diyor ki:

“Birden kalbime geldi ki, o maktul masumlar şehid olup veli olurlar; fani hayatları, baki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zayi olan malları sadaka hükmünde olup baki bir malla mübadele olur. Hatta o mazlûmlar kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevi afattan çektikleri belâlara mukabil Rahmet-i İlâhiye’nin hazinesinden öyle mükâfatları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlûmlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, ‘Ya Rabbi, şükür elhamdülillah’ diyeceklerini bildim ve kat’i bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.” (Kastamonu Lâhikası, s. 49)

*

Demek ki, o çocuklar ebedi bir hayata kanat çırparken, aslında hem şehitlik mertebesi elde ediyor, hem de veli oluyorlar.

Zalimler zulmü ile dünyayı ateşe verirken, aslında kendi dünyalarını çatır çatır yakıyorlar. Günahlarını ateş toplarıyla biriktirip Cehennemde kendi yerlerini hazırlıyorlar.

Zalimin zulmü varsa, mazlûmun Allah’ı var.

Diyeceğim o ki;

Ne olursa olsun, savaşın asıl galibi zalimler değil; her daim çocuklar yani bizler olacağız!