Kategori: Renkli Düşünceler

Hoş Geldin Evime, Soframa, Gönlüme!
Hoş Geldin Evime, Soframa, Gönlüme!

 

 

İşte geldi Ramazan. Hem de büyük bir coşku ve heyecanla.

11 ayın sultanı hoş geldin!

Hoş geldin evime, soframa, gönlüme!

Derkeeen….

Bir de baktık, Ramazan bize usul usul veda ediyor.

Geldin derken, gitmek niye?

RAHMET ÜLKESİNDEN MÜJDE

Daha geçen sene oruç tutup, namaza başladığım ve feyiz dolu bir mevsim olan Ramazan’ın tadı damağımda iken…

Bu Ramazan da, kainat şenlendi, dünya cennetten süzülen nurani bir hava ile oksijen aldı.

Ulvi alemlerin masum ve mübarek sakinleri çevremizi kuşattı.

Rahmet ülkesinden müjdelerle birlikte, kainatın Rabbinden selam ve mağfiret ümitleri getirdi bize.

Mukaddes kelamın nazil oluşunun yıldönümünü mü’minlerle birlikte cinler, melekler ve bütün zerreler kutladı yine.

Görünen görünmeyen alemlerde tam manasıyla bir bayram havası yaşanıyor şimdi.

KULLUK ŞUURU NİMETE MUHATAP OLACAK

Ramazan ayının Allah katında ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu biliyor musunuz arkadaşlar!

Allah (c.c.) kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya ayırır. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere!.. Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavi kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini bir kez daha arttırıyor.

İşte bu günler bize ne güzel bir fırsat verdi.

Bu ayda kulluk derecemizi gösterdik. O’na muhatap olabilme gayreti içine girdik ve tam bir inançla ibadete koştuk.

İnanın, bu gayret neticesiz kalmayacak. Kulluk şuuru içinde tuttuğumuz oruçların, kıldığımız teravih namazların, okuduğumuz Kur’anın, yani ibadetlerimizin pek çok nimete ve ödüle muhatap olacağını biliyoruz.

“ALLAH SİZİNLE İFTİHAR EDER”

Efendim (a.s.m.) ne güzel buyuruyor:

“İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah’ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah’a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah’ın rahmetinden nasibini alamayandır.” (Ubade Bin Samit’ten nakille)

HOŞ GELDİN VE GÜLE GÜLE!

Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine vesile kılar.

Evet, Ramazan geldi ve gidiyor. Ramazan ayı bitiminde Nasrettin Hoca’ya arkadaşları sormuşlar:

“Acaba Ramazan ayı bizden memnun kaldı mı?” diye…

Nasrettin Hoca her zamanki bilge kişiliği ile cevap vermiş:

“Eğer memnun kalmasaydı, her yıl 10 gün önce gelir miydi?”

Hoş geldin Ramazan, yine içimizi ısıttın, gönlümüzü hoş ettin!

Güle güle Ramazan. İnşallah, 11 ayımızı seninle doldururuz!

Şimdiden mutlu ve huzurlu Bayramlar!

Şefkatin Karşılığı: Anne
Can Kardeş 37 Yaşında
Yeşilay ve Bediüzzaman Dede
Savaşın Masum Çocukları
Savaşın Masum Çocukları

Bu amcalara şaşırıyorum doğrusu. Neyi alıp veremiyorlar ki?

Her gün evimin üzerinde bomba patlatıyorlar.

Bu gece de uykusuz kalacağım yine… Ama olsun, annem-babam yanımda ya!

Yine bir sabah uzun geçen bir gecenin ardından, annemin göğsünde uyuyakalmışım.

Uyandığımda, annemin hıçkırarak ağladığını gördüm.

İyi ama niye?

Gördüm ki, evimizin tavanı yok. Kocaman çatımız, kaybolmuş. Gökyüzünün kara bulutları çatımız olmuş. Farkettim ki, üstümüz başımız toz/duman. Her yer toz renginde ama sadece annemin gözyaşları inci gibi parlıyor.

*

Mahalledeki arkadaşlarım benim gibi şaşkın etrafına bakıyor.

Ambulans görevlileri, yerde yatan yaralı arkadaşlarımı kucaklarına alırken, ağızlarından bülbül gibi kelamların en güzeli dökülüveriyor. Onların ağzından Kur’an kelamı dökülürken, doktorların da gözlerinden yaşlar süzülüyor.

Burası Halep!

Halep’e bomba yağıyor…

Ya sizin orada ne yağıyor?

Kar mı, yağmur mu?

*

O kötü amcalar üstümüze bomba yağdırırken, bizi öldürdüklerini sanıyorsa yanılıyorlar.

Biz aslında şehadet mertebesi kazandırıyor, bilmiyorlar.

Diyelim; bir afet gelse doğrudan manevi bir mertebe elde ederiz. Ben Kur’an dersi alırken, camide hocam söyledi.

Yani bize acımayın, üzülmeyin. Canilerin yaptığı zulüm bize zarar veremez. Tam tersi, Allah’ın o engin ve sonsuz merhamet duygusuyla, manevi bir mertebe elde ederiz.

Evet, televizyon ekranına gelen görüntüler, objektiflere yansıyan fotoğraf kareleri savaşlarda ölenler için dayanılması zor bir azap verir, ızdırap çektirir bize.

İşte burada Bediüzzaman Dede’nin söyledikleri bana tam bir teselli olur.

Diyor ki:

“Birden kalbime geldi ki, o maktul masumlar şehid olup veli olurlar; fani hayatları, baki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zayi olan malları sadaka hükmünde olup baki bir malla mübadele olur. Hatta o mazlûmlar kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevi afattan çektikleri belâlara mukabil Rahmet-i İlâhiye’nin hazinesinden öyle mükâfatları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlûmlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, ‘Ya Rabbi, şükür elhamdülillah’ diyeceklerini bildim ve kat’i bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.” (Kastamonu Lâhikası, s. 49)

*

Demek ki, o çocuklar ebedi bir hayata kanat çırparken, aslında hem şehitlik mertebesi elde ediyor, hem de veli oluyorlar.

Zalimler zulmü ile dünyayı ateşe verirken, aslında kendi dünyalarını çatır çatır yakıyorlar. Günahlarını ateş toplarıyla biriktirip Cehennemde kendi yerlerini hazırlıyorlar.

Zalimin zulmü varsa, mazlûmun Allah’ı var.

Diyeceğim o ki;

Ne olursa olsun, savaşın asıl galibi zalimler değil; her daim çocuklar yani bizler olacağız!

Yine, Yeni, Yeniden…
Yine, Yeni, Yeniden…

‘Her yeni eskir.’ Öyle diyor Efendi­miz’in (asm) biricik annesi Hazreti Âmi­ne (r.a.).

Tıpkı geçen yılın eskidiği gibi. Dünya, Güneş’in etrafında 1 tam dönüş yaptı. Bu 1 tam dönüşünü ise kendi ekseni etrafın­da dönerek 365 gün, 6 saatte tamamladı.

Yani, yıl eskidi ve yeni yıla girdik.

*

Geçen yıl elimden gitti. Hatta dünkü gün, benim elimden çıktı.

Yarın ise, elimde bir garanti yok ki, ona sahip olayım. Galiba gerçek ömrü­mü, bulunduğum gün bilmem gerekiyor.

Zamanı dikkatli ve planlı kullanabilir­sem, problem kalmayacak belki.

Meselâ, önümüzdeki bir yıllık zaman dilimini nasıl planlı kullanabilirim diye kendi kendime sordum.

Öncelikle, her günümün bir saatini, es­kilerin deyimiyle “ihtiyat akçe”mi hazırda bulundurursam, gerisini halledebilirim. Yani zamanımı doğru kullanarak, ihtiya­cım olan zaman dilimini yedeklemeliyim.

*

Nasıl olacak bu?

Şöyle;

Geleceğim için, 24 saatimin her 1 saatini Allah’ı anarak, ibadet ederek bir kenara koyup biriktirmeliyim.

Çünkü her yeni gün, yeni bir âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsam, o günüm perişan bir halde gider. Öteki âlemde zaman, benim aleyhime şahitlik edecek ve beni “zamanımı kullanamadı­ğım için” dava edebilecek.

Zira, hepimizin, her güne ait, özel bir dünyası var.

Her insanın gizli dünyası, o kişinin kal­bine ve yaptığı işe göredir.

Nasıl ki, aynada görünen muhteşem bir saray, aynanın rengine göre belirle­nir. Mesela, siyah ise siyah, kırmızı ise kırmızı görünür. Eğer o ayna­nın camı düzgünse, sarayı güzel gösterir, değilse çirkin gösterir. En nazik görüntüyü bile kaba gösterebilir.

Demek ki, aklım, yap­tığım iş ve gönlüm, benim dünyamı değiştirebiliyor­sa, zaman, ya aley­himde, yahut lehimde şahitlik edebilir.

*

Ne diyordum; dünkü gün elimden çıktı, yarına ise garantim yok. O halde 24 saatlik ömür sermayemin 1 saatini çok dikkatli bir şekilde harcayıp, yedekleyebi­lirim… Ki, bu 365 gün boyunca, bana sonsuz bir hayatı kazandırır. Üste­lik kâr üstün kâr yapmış gibi olacağım…

Ben planımı yaptım.

Ya sen?

Renkli Düşünceler
Renkli Düşünceler

DEMOKRASİ, HEMEN ŞİMDİ!

O gün çok heyecanlıydık. Çünkü sınıfımızda seçim vardı.

Ne seçimi mi? Tabii ki sınıf başkanlığı seçimi… Adaylar iki hafta boyunca, vaatlerini sıralamış, hatta el afişleri bile hazırlayıp, okul duvarına asmışlardı.

Vaat: bir işi yerine getirmek için verilen söz demektir.

Adaylar için zorlu süreç iki hafta önce başlamıştı. Seçmenle birebir görüşmek onları ikna etmek gerçekten zor.

Zaten seçimin iki ana omurgası olduğunu düşünüyorum;

Bir; propaganda.

İki; ikna etmek!

Propaganda yapmak kolay… Ancak söylediklerinizin olabilirliği önemli. Yani asla yalan söylememeli ve doğru bildiklerinizi anlatmalısınız.

İkincisi; zaten doğruyu söylediğiniz zaman muhatabınızı ikna etmek kolay. Yalan söyleyen insan çok konuşur. Doğru söyleyen insan yapabileceklerini anlatır, tercihi seçmene bırakır.

**

Neden bunları anlatıyorum anlamışsınızdır. Evet, ben de sınıf başkanlığına adayım da ondan.

Arkadaşlarıma şunları vaat ettim:

-Öncelikle her seçmenin hakkı sınıf başkanının koruması altındadır.

-Sınıfımızın daha iyi bir çalışma ortamı için temiz olması sağlanacak ve havalandırılacak.

-Öğrenci ve öğretmen arasında mükemmel ve sağlam bir köprü olmaya hazırım.

-Okul idaresinin ve öğretmenlerimizin verdiği görevleri hakkıyla yerine getirmeye çalışırken, sınıf arkadaşlarımızın ödevlerine yardım etmek için gayret göstereceğim.

-Sınıf gezileri için okul idaresinden destek isteyeceğim. Böylelikle öğrencilerimizin motivasyonu sağlanacak.

-Kültür Sanat gezileri düzenlenecek. Yazarlarla birebir görüşülerek onların düşünce ufukları birlikte gözlemlenecek.

-Sınıf olarak turnuva maçlarında aktif olacağız.

-Desteğinizle ben sınıf başkanı olmayacağım, siz kendi iradenizi sınıf başkanı yapacaksınız.

**

Tabii bunları söyledikten sonra sınıftaki arkadaşlarım beni alkışladı. Diğer iki aday da vaatlerini sıraladı ve hemen seçime geçildi.

Seçimler hür bir zeminde yapıldı ve iki adayı sollayarak sınıf başkanlığına getirildim.

Böylelikle öncelikle işe, arkadaşlarıma verdiğim sözleri yerine getirmekle başladım.

**

Seçim demek demokrasi demektir. Çoğunluğun kararına uymaktır bir anlamda… Bu sebeple demokrasiyi en önce sınıfta birlikte yaşatacağız… Ki, zaten bu demokrasinin bir ön çalışması değil midir?

Arkadaşlarımla birlikte adalet, eşitlik, hak, hukuk ve saygı gibi kavramlarını birlikte öğreniyor böylelikle demokrasiye katkıda bulunuyoruz.

Yaşasın demokrasi!

Renkli Düşünceler
Renkli Düşünceler

ÇOCUKLUĞUM TABLETE SIĞAR MI?

Demirhan KADIOĞLU

Ne günlerdi. Harika oyunlar oynardık o zamanlar.

Mesela “Aç kapıyı Bezirgânbaşı” oyunu…

8-10 arkadaş bir araya gelirdik… İki kişi kapıcı olur ve kendimize birer takma ad seçerdik.

Bezirgânbaşı öndedir. Onun arkasına geçerek ellerimizi köprü gibi tutardık.

Ve geçmek için aynen yukarıda söylediğim gibi, “Aç kapıyı bezirgânbaşı” derdik.

Kapıcı durur mu, “Kapı hakkı ne verirsin?” diye sorar.

O da,  “Arkamdaki yadigâr olsun, yadigâr olsun…” der.

Ve kapıcıların kolları yukarı kalkar, hemen sırayla altından geçerken, sona kalan kişiyi kolları arasında sıkıştırır. Ona, son takımdaki birinin takma adını vermesini ister.

Eğer çocuk kapıcılardan herhangi birinin adını söylerse, onun arkasına geçer ve oyun bu şekilde devam eder.

Di…

*

Evet, artık geçmiş zaman “kip”ini kullanıyorum.  Çünkü eskiden bu tür oyunlar şahsen veya takım halinde oynanırdı.

Şimdi oyunlarımız tek kişilik… Üstelik tek tuşla oynanıyor. Katılım bedenen değil, zihnen yaşanıyor. Tek parmak ve tek tuşa dokunduğunda ekrandan sırıtan “Tom” karakteri çıkıyor. Türlü türlü şebeklik ediyor.

Yahut beğenmediğin oyunu tek bir fiskeyle çöpe attıktan sonra, yenisini yüklüyorsun ve adına da Subway Surf diyorsun.

*

Bizim oyunlarımız fizik ve aktivite gerektirirdi. Oyunu kontrol ettiğin gibi hayatı kontrol eder gibi hissederdik.

Olumsuz çatışmalarımızı oyun yolu ile ifade edip, çözüm yolunda adım atardık.

Gergin değil, heyecanlıydık. Oyun sonrası enerjimizi dışa vurduğumuz için duygusal rahatlama yaşardık.

Tekerleme söylerken hem hafızamızı güçlendiriyor hem de dilimizi geliştirirdik.

Her oyunun kendine göre kuralları vardı. Bu da kuralsız hayat olmayacağını hatırlatırdı bize.

Stres mi? O da neydi? Bilmiyorduk ki. Her oyundan sonra mutlaka neşeli olurduk. Yensek de yenilsek de birdi bizim için. Çünkü kazanan da kaybeden de “biz”dik.

*

Sanal oyunlar çıktı.

“Biz” yerine “ben”cilce oyunlar türedi. Saatlerce bilgisayar başında hareketsiz kalan arkadaşlarımız enerjilerini boşaltamamakta.

Oyunlardaki sanal karakterler, arkadaşlarımızı daha çok saldırgan yapıyor. Şiddet yüklü oyunlar şiddeti normal görmek gibi bir alışkanlığa sebebiyet veriyor.

Dahası, tablet bilgisayar ekranlarından yayılan radyasyon “epilepsi” yani “sara” nöbetlerine sebep oluyormuş. Uzmanlar öyle diyor.

Hem de diyorlar ki; bilgisayar oyunları çocuğun sembolik kodları çözme yeteneğini ve analitik düşünmesini geliştirdiğini söylüyorlar… Bazen teoriği pratiğe dönüştürmek konusunda başarılı olduklarını da…

Ancaaak, sosyal etkinliklerde, arkadaş bulmakta çekingen davrandıklarını ve bulamayınca da tekrar bilgisayar oyunlarına yöneldiğini ve toplumdan kendilerini tecrit ettiğini de vurguluyorlar.

*

Tamam, bilgisayar da oynayın. Ama kararında.. Ölçülü…

Sokağa çıkıp oyun da oynayın. Ayaklarınız toprağa değsin. İp atlayın, koşun, eğlenin. Bisiklet sürün, kaldırımda yürüyün.

Çünkü çocukluğunuz bir daha geri gelmeyecek. Çocukluğunuzu ekrana hapsetmeyin, n’olur!

 

Dünya Hepimize Yeter
Dünya Hepimize Yeter

Otobüste büyüklere yer verirken, acaba evde büyüklerimize nasıl davranıyoruz hiç düşündük mü?

Mesela, annem yemek yaptığında sofrayı donattığında ona teşekkür ediyor muyum?

Babam işten eve döndüğünde, ailemizin nafakasını temin ettiği için ona teşekkür ediyor muyum?

Veya dedem odaya girdiğinde uzandığım koltuktan kalkıp ona yer veriyor muyum? Yahut ayaklarımı uzattığımda büyüklerim geldiği için toparlanıyor muyum? (daha&helliip;)