Kategori: Hikaye

Geçmiş Zaman Çocukları
Geçmiş Zaman Çocukları

Bir varmış, bir yokmuş. Çook çok eski zamanlarmış. Bilgisayarların, cep telefonlarının ve televizyonun olmadığı bir zamanmış. Hayal edebiliyor musunuz?
“O zaman çocuklar nasıl vakit geçiriyordu?” dediğinizi duyar gibiyim. O kadar eğleniyorlarmış ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorlarmış. Hayal ettikleri oyuncakları, bulabildikleri malzemelerden kendileri yapar, onlarla saatlerce bıkmadan oynayabilirlermiş.

Biz nasıl o zamanları tam olarak bilemiyor ve onların hissettiklerini hissedemiyorsak; onlar da bizim zamanımızı ve bizim çocukluğumuzu bilemezlerdi. İşte öyle geçmiş zamanın birinde, bahçede oyun oynamaktan yorgun düşen Ömer ve Mehmet, gün batımı evlerine döndüler.
Ellerini yüzlerini yıkayıp, aile büyükleriyle birlikte yer sofrasının etrafına oturup akşam yemeklerini yediler. Yemekten sonra, çay saatinde, tüm aile bir arada oturup sohbet etmeye başladılar. Ailenin yaşlıları olan dedeler ve nineler çocukluk yıllarında yaşadıkları hatıraları anlattılar. Ömer ve Mehmet ilgi ile dinledikten sonra, Mehmet’in aklına bir soru gelmişti:
“Dede, hep geçmişi anlatıyorsunuz da, acaba gelecekteki çocukları nasıl bir zaman bekliyor çok merak ediyorum.” dedi.

Dede’nin sezgileri kuvvetli ve ileri görüşlüydü. Endişeli bir şekilde bir müddet düşündükten sonra:
“Gelecekteki çocukları hem çok zor, hem de çok kolay günler bekliyor sevgili torunum” dedi.
“Nasıl yani?” dedi Ömer.Dedeleri: “Çocuklar, geç oldu. İsterseniz yataklarınıza yatın, ben de size gelecekteki çocukları neler
beklediğini anlatayım” dedi.

Çocuklar buna çok sevinmişti. Hava sıcak olduğu günler evin terasındaki yer yataklarında yıldızları seyrederek uyurlardı. Yine açık havadaki yer yataklarına yattılar. Dedeleri de anlatmaya başladı:
“Gelecekteki çocuklar sizden çok daha fazla imkâna sahip olacak. Bilgiye anında ulaşabildikleri cihazlar kullanacaklar. Ama sizin oynadığınız oyunların çoğunu bilmeyecekler. Cihazlar üzerinden hiç tanımadıkları çocuklarla gerçek olmayan oyunlar
oynayacaklar. Bilgisayar oyunlarında aşırıya giden ya da teknolojiyi kötüye kullananlar ailede ve okulda sorunlar yaşayacak. Zorluk çekecekler. Çok az çocuk tüm imkânlara rağmen sizler gibi arkadaşlarıyla oynayacak, kitaplar okuyacak ve büyükleriyle sohbet edecek. Yeri geldiğinde de bilgiye ulaşmak için, önemli bir iş veya bir hedef için çağın cihazlarını kullanacaklar. İşte o çocuklar hem çok başarılı, hem de çok mutlu olacaklar. Tıpkı sizin gibi.”
Ömer ile Mehmet, yıldızları seyrederken, gelecekteki mutlu çocukları hayal ederek uykuya daldılar.

Mehtap Y. Yükselten

Her bir karpuz “BİSMİLLAH” der
Her bir karpuz “BİSMİLLAH” der

Sıcak bir yaz günüydü. Zümra ve Zehra arkadaşlarıyla bahçede oynuyorlardı. Birden annelerinin sesini duydular. Bir de ne görsünler? Annelerinin elinde koca bir tabak dilimlenmiş karpuz vardı. Zümra, Zehra ve arkadaşlarını çardağa karpuz yemeye davet ediyordu. Çocuklar buna çok sevindi. Hemen arkadaşlarına haber verdiler. Bütün çocuklar koşarak, ağacın gölgesindeki çardakta yerlerini aldı. Tahta masanın etrafına oturdular. Bu sıcakta soğuk karpuz o kadar iyi gelmişti ki, bir yandan yiyorlar, bir yandan da sohbet ediyorlardı. Zehra’nın aklına bir soru gelmişti. “Anne, karpuz ağaçtan mı toplanıyor? Hiç karpuz ağacı görmedim.” dedi.
Ablası Zümra ve birkaç çocuk gülmeye başladılar. “Hiç karpuz ağacı olur mu? Kocaman karpuzları ağaç dalları nasıl taşısın? Hemencecik dalları kırılır.”
Bir başka çocuk da gülerek söze karıştı:
“Hem düşünsene ağacın altından geçerken başına karpuz düştüğünü… Hah hah hahh” kahkaha sesleri yükselmeye başlamıştı.
Anne Selma Hanım: “Çocuklar susar mısınız? Zehra bana bir soru sordu. Burada komik bir durum yok. Karpuz, tarlada, yerde yetişir. Kavun da öyle. Onları taşıyan ve beslenmelerini sağlayan ince bağlar vardır. Bunlar ağaç dalları gibi yukarı uzanmazlar. Toprağın üzerinde yatarak ve ilerleyerek
büyürler.”
Az önce gülen çocukların hepsi ciddileşmişti. “Peki, ama nasıl, ipe takılmış gibi kocaman tatlı karpuzlar toprakta büyüyor?” dedi Ayşegül. Selma Hanım:
“Çocuklar, her bir karpuz “Bismillah” der” dedi.
“Gerçekten mi? Peki, biz neden duymuyoruz?” dedi çocuklar.
Selma Hanım devam etti: “Evet, çocuklar, gördüğünüz gibi toprağın böyle çeşit çeşit renkte ve tatlarda meyve sebzeleri yapabilmesi imkânsızdır. Onun aklı yoktur ve bizi de tanımaz. Ağaçların da aklı yoktur ve onlar da bizi tanımazlar. Öyleyse her bir meyve, sebze; bizi tanıyan, ihtiyaçlarımızı bilen birinin emriyle hareket ediyor. Yani ‘Allah namına, Allah’ın adıyla’ diyor. Bizim de her zaman söylediğimiz şekliyle ‘Bismillah’ diyor. Bu kelime öyle tılsımlı bir kelime ki, normalde çok zor olan işler onlara kolay bir hâle geliyor. İnce dallar, kavun ve karpuz taşıyor. Minicik çiçekler ‘Bismillah’ deyince kaya ortadan ikiye çatlıyor ve çiçeğin çıkması için yol veriyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi, ‘Bismillah’ diyor, yeşil ot yedikleri halde bize beyaz süt veriyor. Böylece her biri bir süt çeşmesine dönüşüyor.”
Karpuz yemek çocuklar için daha da lezzetli hâle dönüşmüştü. Karpuz yemeden önce “Bismillah” demeyi unutanlar hemen “Bismillah” dediler.
Anne Selma Hanım: “Aferin size çocuklar. Başta “Bismillah” diyoruz. Şimdi hatırlayıp diyenleriniz de güzel bir şey yapmış oldu. Ortada, yani yerken, bize bu lezzetli yiyeceğin nasıl geldiğini düşünüp tefekkür ediyoruz. Sonunda da ‘Elhamdülillah’ diyoruz. Yani, bize bu nimetleri verene teşekkür ediyoruz, şükrediyoruz.

Mehtap Y. Yükselten

Karne Günü
Karne Günü

Heyecanla beklenen yıl sonu gelmişti.  Sınıfta bir kıpırtı vardı.

Bugün karne alacaklardı. Öğretmen, öğrencileri tek tek çağırarak karnelerini verdi. Sınıf, çok başarılıydı. O yüzden öğrencilerin çoğu karnesinden memnundu. Bir kişi hariç. Enes, arka sırada, başını da iyice gizleyerek saklanmaya çalıştı. Notlarının kötü olacağını tahmin ediyordu. Çünkü okuldan eve gelir gelmez zamanını tablet ve internette geçirmişti. Ödevlerini zamanında yapmamıştı. Derslerine çalışmamıştı. Şimdi de sonucuna katlanma vakti gelmişti. İsmi okunduğunda, utancından kıpkırmızı oldu.

Neredeyse karneyi almaya gidemeyecekti. Öğretmen ikinci kez çağırdığında kalktı ve hızlıca aldı. Öğretmeninin yüzüne bakamıyordu. Başı önde, gözleri yerdeydi. Zilin çalmasıyla herkes sevinçle yerinden fırladı. Bir an önce karnelerini ailelerine göstermek için sabırsızlanıyorlardı. Birbirlerine, bekledikleri karne hediyelerinden bahsediyorlardı. Enes karnesini önce saklamak istedi. Ama nereye saklayacaktı? Yırtıp atmak istedi, yapamadı. Zayıf dolu bir karneyle eve de gidemedi. Okulun ilerisinde bir parka gidip insanlardan uzak bir ağacın gölgesine oturdu.

“Acaba karnemi toprağa mı gömsem?” diye düşündü toprağa bakarak. Bir de ne görsün? Karıncaların çalışmalarını hiç bu kadar yakında seyretmemişti. Her biri bir yiyecek taşıyor, hiçbiri boş durmuyordu. Taşınan parça büyükse diğerleri yardıma geliyor, beraber taşıyorlardı. Çantasından çıkardığı simit parçasını yedi. Kırıntılarından karıncalara da verdi. Karıncaların çalışmalarını seyre dalmıştı. Karıncalardan biri Enes’e doğru bakıp:

“Ne bakıyorsun şaşkın çocuk? Tüm yıl ders çalışmadın. Bak bize, durmadan çalışıyoruz.  Diğer hayvan arkadaşlarımız da öyle. Arı kardeşler senin gibi miskinlere bal yapabilmek için durmadan uğraşıyor.  Tavuk kardeşler size yumurta yetiştirebilmek için, ne kadar emek ve zahmete katlanıyorlar. İnek kardeşler size süt verebilmek için ne kadar fedakârlık ediyorlar. Herkes vazifesini yaparken, var mı öyle tembel tembel oturup yatmak?”

Enes daha fazlasını duymak istemiyordu. O, dersini almıştı zaten.
Hem, bir karınca nasıl olur da konuşuyordu? Annesi ve babası telaş içinde onu arıyordu. Polise bile haber vermişlerdi.
Parka bakmaya gelen annesi ve babası, ağacın altında uykuya dalmış olan Enes’i görünce çok mutlu oldular.
Enes ter içinde sayıklıyor, bir şeyler mırıldanıyordu. En son “yeteeeerrrr!” diye bağırarak uyandı. Annesi ve babasını yanında görünce çok mutlu oldu. Hemen kucaklaştılar. Hava kararmak üzereydi.

Enes annesinden ve babasından özür diledi. Onları çok telaşlandırmıştı. Parktaki karıncalardan aldığı dersi ve gördüğü rüyayı anlattı. Bundan sonra çok çalışacağına söz verdi.

Aslında en önemli karne hediyesini Enes almıştı. Karıncanın verdiği ders sayesinde, yaz tatilinde hem arkadaşlarıyla oynadı, hem de ders çalışarak başarısız olduğu konuları telafi etti. Okullar açıldığında ondaki değişikliğe öğretmeni inanamadı. Sınıfın en başarılı öğrencilerinden biri olmuştu.

Mehtap Y. Yükselten

Çocuk Said Kâinat Kitabını Okuyor
Çocuk Said Kâinat Kitabını Okuyor

Küçük Said, büyüklerine zekice sorular soruyordu. Bir gün ağabeyi Abdullah: “Bak kardeşim, büyüyünce okumayı öğreneceksin, okullara gideceksin,
kitaplar okuyacaksın. O zaman her şeyi çok daha iyi anlarsın.” dedi.
Said bir müddet düşündü. Okula gitmek için çok küçüktü. Bulundukları kasabada çocuklar camiye gidiyordu.
Karar verdi, sabah o da camiye gidecekti. Önce en büyük kitabımız olan Kur’ân-ı Kerim’i okumayı öğrenmekle başlayacaktı eğitimine.
Sabah erkenden camiye gitti. Hoca ile görüştü. Hoca, Küçük Said’in başını okşayarak: “Said oğlum, Kur’ân-ı Kerim öğrenme isteğin beni çok memnun etti. Ancak arkadaşların yaş olarak hem biraz senden büyük, hem de okumada ilerlediler” dedi.

Küçük Said büyük bir olgunlukla: “Olsun hocam, siz şimdi beni onlar gelene kadar çalıştırın, ben onların seviyesine yetişirim” dedi.
Hoca, 2-3 haftalık dersi, Küçük Said’in 1-2 saatte öğreneceğine ihtimal vermiyordu ama tebessüm ederek onu çalıştırmayı kabul etti. Harflere çalışmaya başladılar. Çalıştırdıkça hocanın hayreti arttı. Çünkü Said bir defada anlıyor ve öğrendiğini unutmuyordu. Böylece 1-2 saatte arkadaşlarının seviyesine yetişmişti. Ders bitince hoca büyük bir şaşkınlıkla “Bu çocuk bir dâhî” dedi kendi kendine. Kısa bir zaman sonra, arkadaşlarını da geride bırakarak Kur’ân-ı Kerim okumayı öğrenmişti. Artık, her şeyi bir başka okuyordu.

Kâinat’ı bir kitap, içindekileri de kitabın sayfaları olarak görüyor ve okuyordu. Meselâ, kuşları, kelebekleri, çiçekleri, meyveleri, her varlığı Allah’ın bir mektubu olarak düşünüyordu. Onlardaki yaratılış hikmetlerini, güzellikleri düşünerek okuyordu. Öyle ki, okumak ve yazmak onun hayatının gayesi oldu. Gittiği her yerde, yazdı, okudu, konuştu. Büyüyünce, girdiği her yeri aydınlatan, insanlığa faydalı kitaplar bırakan çok önemli bir âlim oldu. Bu kitapların adı “Risâle-i Nur” dur.

O çocuk ise, bizim “Bediüzzaman Dede” diye tanıdığımız Bediüzzaman Said Nursi’dir. 23 Mart 1960 yılında vefat etmiştir. Bize çok faydalı kitaplar ve mesajlar bırakarak ebedî âleme göç etmiştir. Onu göremedik diye üzülmeyin. Onun bıraktığı mesajlardan biri de: “Benimle görüşmek isteyen, kitaplarımı okusun.”

Mehtap Yıldırım Yükselten

Padişah ve İki Yolcu
Padişah ve İki Yolcu

Çok eski bir zamanda, çölde develerle yolculuk yapılırmış. Belki bize eğlenceli geliyor, ama hiç de öyle değilmiş. Biraz tehlikeliymiş. Yol kesen, eşkıyâlarla doluymuş. İşte, böyle zor bir yolculuk için, her yerde tanınan büyük bir padişah iki adamını yanına çağırmış. Çölde karşılaşabilecekleri bütün tehlikeleri onlara anlatmış. Bir de, ikisine de üzerinde imzasının bulunduğu bir mektup vermiş. Şöyle demiş: “Ben size karşı çok şefkâtliyim, zarar görmenizi hiç istemem. Bu yolculuğunuzun sonunda, şimdi görmüş olduğunuz sarayımdan çok daha güzel bir yere ulaşacaksınız.” Adamlardan biri: “Bundan memnuniyet duyarız efendim. Fakat çok tehlikeli olan çölü nasıl geçeceğiz? Yolumuzu kesen kötü adamların karşısında kendimizi nasıl savunacağız?” diye sormuş. Padişah gülümseyerek şöyle demiş: “Size verdiğim mektuplarda, sorularınızın cevabını bulacaksınız. Yolunuzu kesen olursa, benim mektubumu ve imzamı gösterirsiniz.” Soruyu soran, iyi birisiymiş. Buna çok sevinmiş. Diğer adam kibirliymiş. Yola çıkar çıkmaz, mektubu hiç okumadan “Ben kendimi korurum, buna hiç ihtiyacım yok” deyip yırtıp atmış. Çöl çok sıcakmış. Yol çok uzunmuş. Çok geçmeden, eşkıyalar önlerine çıkmış. Adamlardan biri “Heeey durun bakalım! Buralardan öyle geçip gidemezsiniz! Üzerinizde ne varsa verin bakalım. Hatta develerinizden de inin!” demiş. İyi kalpli adam hiç korkmamış. Hemen padişahın mektubunu göstermiş. Hırsızlar, mektuptaki imzayı görünce korkudan gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olmuş. “Buyurun efendim gidebilirsiniz, özür dileriz” demişler. Adam sevinçle yoluna devam etmiş. Diğer arkadaşı tam onun peşinden gidecekken, kötü adamlardan en korkunç ve en iri olanı: “Heeeey sana gidebilirsin diyen oldu mu? Üzerinde değerli olan ne varsa ver bakalım bize, yoksa sana kötülük ederiz, çöldeki hayvanlara yem olursun!” demiş.

Kibirli adam korkuyla, hem devesini, hem yanındaki parasını hırsızlara vermek zorunda kalmış. Korkudan titremiş, yapayalnız kalmış. Çölde gördüğü insanlara dilencilik etmeye başlamış. Herkese rezil olmuş. Acınacak bir duruma düşmüş. Mütevazı (iyi) adam, çölde rastladığı her çadırda çok güzel karşılanmış. Padişahın adı ve imzasını aldığı için her yerde itibar görmüş. Sonunda padişahın bahsettiği güzel ülkeye ulaşmış. Orada padişahın yardımcıları onu ikramlarla karşılamışlar. İçlerinden biri şöyle demiş: -Bu dünya, insanlar için o çöl gibidir. İnsanların düşmanları ve ihtiyaçları ise sonsuzdur. Öyle ise, her şeyi yaratan ve her yerin sahibi olan Allah adına yaşamalıyız ki, bütün kâinatın dilenciliğinden kurtulalım. Başımıza gelecek her olay karşısında korkudan titremeyelim. Adam, padişahının vermek istediği dersi anlamış ve demiş ki: “Allah adına hareket edeceğim, her işe Allah namına başlayacağım” demiş.

Mehtap Yıldırım Yükselten

Sürpriz gezi
Sürpriz gezi

Latifhan’ı, güneşin gözlerini kamaştıran ışığı değil sınav stresi uyandırdı.
Kahvaltıda her zamanki neşesi yoktu. Neşesi de konuşkanlığı da yerini sınav heyecanı ve korkusuna bıraktı. Bütün gece rüyasında tüm cansız varlıkların; masanın, çamaşır makinesinin, koltukların vs. İngilizce konuştuğunu gördü, kan ter içinde sürekli uykusu bölünüp uyandı.
Kahvaltı masasında oğullarının sınav stresinden dolayı suskun olduğunu fark eden anne ve babası çocuklarının üzerine gitmek istemedi. Ama küçük kardeşi ısrarcıydı. Sürekli, “Ağabey ne oldu? Ağabey bize küstün mü?” diye sorup durdu. Latifhan kardeşi Mehmet Emin’e sadece, “Hayır sınavım var, heyecanlıyım.” demekle yetindi. Servis şoförünün korna sesini duyan küçük çocuk, elinde İngilizce defteriyle hemen bahçeye koştu. Okula varıp da sınıfa girdiğinde herkes harıl harıl İngilizce sınavına çalışıyordu. Çok geçmeden İngilizce öğretmeni Berna Hanım sınıfa girdi ve her zamanki gibi sınıfı selamladı.
“Good morning children!”
Öğretmen, yoklama defterini kapattı ve kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilere şöyle dedi.
“Sevgili çocuklar, normalde bugün sizi yazılı-yoklama yapacaktım ama vazgeçtim. Çünkü bugünkü ders saatimizde sizinle daha
önemli ve kıymetli bir şey yapacağız.” Tüm sınıf şaşkındı. Sınıf başkanı olan Latifhan dayanamayıp parmak kaldırdı. Öğretmeni ona söz hakkı verince şöyle dedi. “Öğretmenim, İngilizce yazılısı ertelendi mi yani?”
Berna Hanım, “Evet” manasında başını sallayınca tüm sınıf alkışlamaya, gülmeye başladı. Tam sustukları anda, Latifhan’ın, “Az daha bu sınav yüzünden deliriyordum, rüyamda koltuk takımı bile İngilizce konuşuyordu, hadi onu geçtim katı meyve sıkacağımız İngilizce şarkı söylüyordu!” demesi üzerine tüm sınıf yeniden gülmeye başladı. Berna Hanım, sınıfta sessizliği sağladıktan sonra, onlara ikişerli düzgün bir sıra olmalarını söyledi. Çocuklar ip gibi uzunca bir sıra oldular. Öğretmenlerini takip ederek bahçeye indiler ve serviste söylenen yerlere oturdular.
Berna Hanım, servisteki küçük mikrofonu eline aldı ve çocuklara gidecekleri yerde yaramazlık yapmamalarını sıkı sıkı tembihledi.
Tüm ısrarlara rağmen nereye, ne gezisine gittiklerini öğrencilerine söylemedi. Okula çok yakın bir mesafede servis aracı park yapınca çocuklar merakla sağa sola bakınmaya başladılar. Gözlerine ilişen ilk büyük tabelada şu yazı vardı; “İşitme Engelliler Okulu.”
Berna Hanım, öğleye kadarki üç ders süresince sınıfına önce işitme, sonra da Görme Engelliler Okulu’nu gezdirip, onların empati yapmasını sağladı. Gezi boyunca zaman zaman duygulu anlar yaşandı. Görme engelli küçük Ulaş’ın, “Gökyüzü şu an hangi renk, sizin gibi görmeyi ne kadar çok isterdim bilemezsiniz. Benim için de gökyüzünü izler misiniz?” deyişi hepsini ağlatmıştı.
Okula dönüş için servise bindiklerinde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bu sessizliği bozan Latifhan oldu. Gözleri ıslaktı konuşurken.
Şöyle dedi: “Öğretmenim bundan böyle gözlük takan arkadaşlarıma “Dört Göz” demeyeceğim ve engelliler için yapılan asansörleri ve merdivenleri asla kullanmayacağım. Bir de her gün en az beş dakika Ulaş için gökyüzünü izleyip, verdiği bunca nimet için gözlerimiz, gökyüzümüz için Allah’a teşekkür edeceğim.” Küçük çocuk sözlerini bitirdiğinde herkes susuyordu. Serviste, “Simiiiit, taze simiiiit, sıcak simiiiit!” diye bağıran yaşlı simitçinin sesi yankılanıyordu.

MİNE TAŞDEMİR

Gül çiçek öğretmenim
Gül çiçek öğretmenim

“Ayçaaa!”
“Efendim anne…”
“Sofrayı kurmama yardım eder misin kızım?”
“Tabi ki anneciğim. Kuruttuğum çiçekleri toparlayıp geliyorum hemen.”
Masaya yaydığı çiçeklerin hepsinde ayrı ayrı zarafet gizli idi, kurumuş olsalar bile. Bakmaya doyamıyordu.
Papatyaları seçip bir kâğıt üzerinde bir çalışma hazırlayıp Öğretmenler Günü’nde öğretmenine sunacaktı.
Annesine yardım ederken oluşturacağı kompozisyonu düşünüyordu. ‘’Benim gül çiçek öğretmenim sen en güzellerine layıksın’’
diyordu ve gülümsüyordu içinden. Çiçek aralarını da pastel renklerle renklendirip güz havası katacaktı biraz da.
Akşam yemeğinde de heyecanı yüzünden okunuyordu. İlk defa el emeği bir hediye sunacaktı öğretmenine. Bir hafta zamanı vardı.
Başucundaki zarfa narince yerleştirdi hepsini. Yazdan kalma anıları da gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti.
Huzurla uykuya daldı.
“Ayçaaa!”
“Efendim Gül? Sen konuşuyorsun. Hem sesin ne kadar güzel…”
“Evet, heyecanını paylaşmak istedim. Bir dalda benden koysana resmin içine. Gül kokusunu da, kurusunu da severler öğretmenler.”
“Ayça Ayça!”
“Efendim Hanımeli”
“Ben de katılabilir miyim bu hediye içine.
Narindir bedenim çok yer kaplamam ama güzellik katarım inan.”
“Ayça lütfen ben de olayım. Menekşesiz olmaz, Mor Menekşeyim ben. Kâğıdın ortasında olmak renk katar resmine.
Kuruttuğu tüm çiçeklerden sesler yükselmeye başladı.
“Tamam, tamam hepinizden oluşan bir çalışma yapacağım öğretmenime.”
Son kararının rahatlığı ile yüzündeki tebessüm, bunun bir rüya olduğunu unutturmuştu yatağından kalkarken.
Büyük bir keyifle anlattı rüyasını ablasına. Hafta sonu olması da işine yaradı. Sıcağı
sıcağına oyun oynamaya gelen komşu arkadaşı Gizem ile çalışmaya başladılar.
Masanın üstü çiçek bahçesi idi. Kâğıtlar, yapıştırıcı, boyalar. Her şey rengârenk… Şakalar, kıkırdamalar en çok da dostluk…
Ve tabi Ayça ve Gizem’in de yüzü rengârenk.
Yapıştırılan tüm çiçeklerde de bir gülümseme. İki saatlik bir uğraşı sonucu öğretmenine vereceği hediye hazırdı.
Topladığı tüm kır çiçeklerini okşamıştı, yapıştırırken de.
Ve o gün… 24 Kasım… “Öğretmenim bu benim hediyem. Kokusu varsa bendendir. Konuşurlar ise sizinle,
sevgimi anlatırlar. Sizi çok seviyorum.” Öğretmeni Ayça’yı kucaklarken dudakları titriyordu. Çok duygulanmıştı.
Mutluluktan şarkı söyleyen çiçeklerin sesini onlar duydu. Öğretmenini çok seven çocuklar, çocukları çok seven öğretmenlerin hepsi duyabilirdi aslında. Kim bilir…

Nilüfer Zontul Aktaş 

Kurban Bayramı
Kurban Bayramı

Gözlerindeki kocaman ışıltılar ile koştu yan komşu Halide Hanım’ın evine.
“Esra, Esra koş hadi bize gel” dedi kolunu eteğini çekiştirerek.
“Ne oldu dur Sinem. Bu ne acele, bu ne
telaş“ dedi ağzındaki tatlı bulaşığını silerek.
“Yarın bayram ya hani, Fatma Ninem elimize kına yakacak. Dedem de kınalı koç getirmiş. Ona da bakarız avluda. Aynı ışıltı Esra’ya da yansıdı.
Fatma Nine oymalı tahta sedirde Kur’ân okuyordu. “Nine nine“ diye bağırarak girdi içeri Sinem. Yengesiyle birlikte sarma saran annesi parmağını
dudağına götürüp “sus” işareti yaptı.“Ninen Kur’ân’ını okuyana kadar gelin bakalım küçük hanımlar bize yardım edin.”
“Nasıl yani“ dedi Esra, ela gözlerini kocaman açarak.
“Oturun yavrucağım sarma saracağız birlikte.“
“İyi ama biz küçüğüz Süreyya Teyze“ dedi Esra, mahcup bir tavırla Biz de annemizin karnında öğrenmedik ya kuzucuğum, hadi
elleriniz yıkayın gelin bakalım Büyük bir heyecanla ellerini yıkayan Esra ve Sinem sarma tepsisinin başına oturdular. Asmadan koparılıp haşlanmış
yaprakların özenle dizildiğine şahit oldular. “Elime bakın” dedi Süreyya Hanım.
“Önce yaprağı tepsiye serdim, en üst sap kısma yakın yere harcı ince uzun yayıyorum, sonra yine oradan başlayarak sağlı sollu katlıyorum.”
“Aaa”, dedi Esra. “Kalem gibi incecik!” “Ne kadar maharetlisiniz Süreyya Teyze.” “Eee siz de öğreneceksiniz yavrum hadi bakalım.”
İkisi iki yandan yaprakları serdiler heyecanla sardılar. “İlk bir kaçı bozuk olsa da moralinizi bozmayın” dedi Süreyya Hanım.
“Zamanla insan iyisini yapar” dedi. Okumasını bitirmiş Fatma Nine geriden onları izliyordu gülümseyerek.
Mutfaktan gelen sütlaç ve tatlı kokuları iyice yayılmıştı. Nusret Dede Sinemler adına bir kurban
hissesine girmişti. Ona bakmış gelmişti eve, küçük torunu Hasanla. Heyecanlı idi minik Hasan.“Abla abla orda bir sürü idiler koyunlar,
keçiler, inekler tosunlar. Kurban pazarıimiş oranın adı. Sevdim onları.” “Ne güzel Hasan, iyi ki gitmişsin bak.”
Kendi adına aldığı kurbanı işaret ederek “Kınalı Koçu görmek ister misiniz“ dedi, Nusret Dede.
Sinem’in ablası yeni pişen sütlaçtan ikram ediyor, Sinem’in dedesi kurbanlık koçu göstermek istiyor, ninesi ellerine kına yakacak…
“Ne kadar güzel bir şey” dedi iç geçirerek büyük aile olmak.
“Evde tek başıma ne kadar sıkılıyorum ben” derken Esra, Sinem yine elinden tutup çekti onu. “Hadi önce kurbana bakalım dedemle.”
Sessizce Nusret Dedeyi takip ettiler. “Çocuklar fazla yaklaşmayın koçlar toslayabilir.” dedi dedesi.
“Güzel koç sen Allah’a kurban mı olacaksın? Kınan da yakıldı. Dedi Sinem. “Meeee………..”
“Evet ne mutlu bana” dercesine yüzlerine bakıyordu.
Kınalı idi süslü idi. Okulda oynanan Kınalı Hasan müsameresi aklına geldi Sinem’in. “Allah’a kurban olmak isteyenler kınalanıyor demek” dedi içinden. Daha sonra içeri geçtiler. Fatma Nineyle önce, bayramda gelecek çocuk misafirlere hediye paketleri hazırladılar. Şıngıraklı para keseleri
yaptılar. Fatma Nine sonra güzelce ellerini kınaladı Esra ve Sinem’in. “Biz de kurban olabiliriz artık” dercesine baktılar gülümsediler birbirlerine…
Bayram hazırlığı, tüm oyunlardan daha eğlenceliydi. İki saat sonra ellerini yıkadıklarında kırmızının en yakışır hali ellerindeydi.
Ertesi gün bayramda görüşmek üzere vedalaştı Esra. Eve gidip bayramlıklarını başucuna koydu. Bir türlü uykusu gelmiyordu. Bayram namazına uyanan babasının sesini duyunca yatağından fırladı. Annesi çayı koymuştu bile. Radyoda Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın çocuklar”
şarkısı eşliğinde evdeki hareketliliğe dahil oldu Esra. Bir koşu elini yüzünü yıkayıp bayramlıklarını giydi. Heyecanla kahvaltısını yapıp Sinem’e koştu. Sinemler o mahallenin yerli ve büyük ailesiydi. Kocaman bir kahvaltı sofrası kurulmuştu. Evde doymadığını hissetti. Bir kahvaltı da orada yaptı iştahla. Gözlemeler harikaydı. Büyüklerin ellerini öperek, ceplerine konan harçlıklar mutluluk olmuştu… Sonra bayram ziyaretleri için yola revan
oldular, mahalledeki tüm arkadaşlarını toplayıp evlere koştular. “Bayramınız mübarek olsuunnnn…””
Cepler şeker ve harçlıklarla doldu. Nusret Dede de tekbirlerle koçu kurban etmişti. Etler durumu iyi olmayanlara dağıtılmıştı bile. En yakındakilerden başlayarak. Evlerden, kavurma yemek kokuları yükseliyordu
Ne güzel bir ibadetti kurban.

Nilüfer Zontul Aktaş 

Biri Bizi Çekiyor!
Doğruluk ve Adalet

Her zaman doğru ve adaletli olmamız dileğiyle…