Kategori: Arif’in Dünyası

Uzaylılar var mı?
Uzaylılar var mı?

Arif uzunca bir süredir uzayı ve uzaylıları düşünüyordu. Geçenlerde uzaylılarla ilgili bir film izlemişti. Biraz korkmuş ve biraz da iğrenmişti açıkçası.
Çünkü filmde uzaylılar çok garip ve korkunç varlıklar olarak canlandırılmıştı. Filmin etkisinden olacak, babasıyla “uzaylılar” hakkında konuşmayı düşündü. Babasının yanına giderek “Uzaylılar var mı gerçekten?” diye sordu. “Neden olmasın oğlum, var tabii!” dedi o da hemen. Arif, babasından bu kadar hızlı, kısa ve net bir cevap beklemiyordu doğrusu. Şaşırmıştı. “Nasıl yani?” dedi babasına, “Uzaylılar nerede o zaman? O filmlerde gördüğümüz yaratıklar var mı gerçekten?” Babası gülümseyerek cevap verdi: “Güzel oğlum, ‘Uzaylılar var mı?’ diye sordun, ben de ‘Var’ dedim. Biz de uzaylı değil miyiz? Biz de uzayda, dünya gezegeninde yaşamıyor muyuz? O halde elbette uzaylılar var.” Arif gülümseyerek, babasına: “Böyle düşünmemiştim tabii. Evet, o anlamda uzaylıyız biz de. Ama bizim dışımızda, başka gezegenlerde veya yıldızlarda yaratıklar var mıdır, ben onu merak ediyorum?”Arif’in merak ve heyecanını gözlerinden okuyan babası “Elbette var oğlum. Allah ‘Hakîm’ olduğuna göre hikmetsiz ve boş iş yapmaz. Bak, şu uçsuz bucaksız uzayda belki de bir nokta kadar olan Dünya’mızda sayısız canlılar yaratılmış. O halde Allah, o koca uzayı, milyarlarca gök cismini neden bomboş bıraksın ki? Oraları boşuna mı yaratmış?” Babasının bu sorusu üzerine Arif, biraz düşüncelere daldı.

Gerçekten de, ucu bucağı gözükmeyen uzayı Allah niçin yaratmıştı? Babası onun düşünmesine yardım etmek istercesine “Söyle bakalım Arif, canlılar sadece insanlardan mı ibaret? İmanın şartlarını bir hatırla istersen…” “Melekler!” dedi Arif hemen. “Evet, oğlum, Allah’ın sayısız melekleri vardır. Bunlar adeta bütün uzayı kaplamıştır. Kur’ân’da ‘Göklerde (uzayda) ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler’ (Nahl Suresi: 49) buyrulur. Bunlar dışında, yine Kur’ân’da varlığı bildirilen ‘cinler’ var mesela. Allah ‘Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım’ (Zariyat Suresi: 56) buyuruyor. Ayrıca başka ruhânî varlıklar da vardır. Yani bizim dünya gözüyle göremediğimiz, fakat varlığı kesin olan yaratıklar bunlar: Melekler, cinler ve ruhânîler.” Arif o an melekleri, cinleri ve başka ruhları da düşününce “Mars’ta hayat veya canlılık yoktur” şeklinde kesin bir hüküm vermenin yanlış olacağını düşündü. Elbette uzayın başka yerlerinde, gözümüzle göremesek bile, sayısız varlıkların olması mümkündü. Ama doğru olan, bunları filmlerde gördüğümüz gibi garip ve korkunç varlıklar olarak değil, Allah’ın bize bildirdiği şekilde “melekler, cinler ve diğer ruhlar” olarak düşünmekti.

Her uyanış, yeni bir diriliş!
Her uyanış, yeni bir diriliş!

Arif son zamanlarda babasının dilinden, bir duayı sıkça duyar olmuştu. Babası her sabah şöyle mırıldanıyordu:
“Allahümme bike asbahnâ ve bike emseynâ ve bike nahyâ ve bike nemût ve ileyke’n-nüşûr.” O sabah Arif, merakla babasına sordu:
“Babacığım, okuduğun dua ne anlama geliyor?”
Babası da:
“Peygamberimiz (asm) her sabah uyandığında bu sözleri söylermiş güzel oğlum. Kısa bir manası şu: ‘Allah’ım! Her sabah Senin izninle uyanır ve yine Senin yardımınla akşama kavuşuruz. Senin izninle dirilir (hayat bulur) ve yine Senin dilemenle ölürüz. Hepimiz bir gün Senin huzurunda toplanacağız.'”
Bu sözler, Arif’in çokça dikkatini çekmişti.
“Demek ki Peygamberimiz (asm) her sabah böyle diyormuş” dedi içinden.
“O halde babacığım, sen de Peygamberimiz (asm) gibi yapıyorsun yani. Ne güzel!”
“Evet yavrum. Bu duayı, sen de okuyabilirsin. Hem Peygamber Efendimizin (asm) sünnetine uymuş olacağın için çok sevap kazanırsın.”
Bu teklif, Arif’in aklına yatmıştı. Hemen duayı ezberlemeye koyuldu. Bir yandan kelimeleri tekrar ediyor, bir yandan da duanın manasını düşünüyordu.
“Allah’ım! Her sabah Senin izninle uyanırız” demişti babası ilk cümlede.
Özellikle bu kısım, onu çok düşündürmüştü. Babasına sormadan edemedi:
“Babacığım, biz her sabah Allah’ın izniyle mi uyanıyoruz yani?”
Arif’in çok meraklı olduğunu ve ince düşündüğünü bilen babası, bu soruyu bekliyordu ondan. Tebessüm ederek şöyle cevap verdi:
“Evet güzel yavrum, sadece uyanmamız değil, aslında her şey Allah’ın izniyle olur. Yani, her şeyi Allah yarattığı gibi, her şeyin kontrolü de O’ndadır. Allah izin vermese, bir yaprak bile kımıldamaz. Dolayısıyla uykuya dalmamız Allah’ın izniyle olduğu gibi, uyanmamız da yine Allah’ın izin ve yardımıyla gerçekleşir.”
“O halde, Allah izin vermese, uyanamayız; ya da Allah isterse, bizi daha fazla uyutabilir yani” dedi Arif.
“Aynen öyle yavrum. Tıpkı Allah’ın, Ashab-ı Kehf (Mağara Arkadaşları) olarak bilinen 7 kişiyi, köpekleriyle birlikte bir mağarada 309 sene uyutması gibi…”
Arif, bunu duyunca çok şaşırmıştı. “Nasıl yani? Allah, 309 sene nasıl uyutmuş ki onları?”
“Allah isterse, oluyor işte oğlum. Bu hâdise, bize Kur’ân’da Kehf Suresi’nde anlatılır. Allah’a inanan yedi genç, o zamanın kötü bir kralından kaçarak bir mağaraya sığınmışlar. Allah da onları orada uyutarak, taa 309 sene sonra uyandırmış.”
“Sanki yeniden dirilmişler babacığım!”
“Evet, adeta yeniden dirilmişler!”
Arif, duyduklarına önce çok şaşırsa da, bu hali fazla uzun sürmedi.
O an aklına, Allah’ın her yıl aylarca uyuttuğu canlılar geldi. “Babacığım, Ashab-ı Kehf ve köpekleri 309 sene uyumuş. O kadar olmasa bile, kış mevsiminde aylarca uyuyup ilkbaharda uyanan canlılar da var. Onlar da ilkbaharda adeta yeniden diriliyorlar, değil mi?”
Babası, onun bu düşüncesine hayran kaldı. “Harika bir çıkarım! Aferin yavrum sana. İşte Allah, dilediği canlıyı, dilediği kadar uyutabilir. İsterse saatlerce, isterse aylarca, hatta yüzyıllarca…”
Arif, bugün de çok şeyler öğrenmişti. Bu sebeple çok mutluydu. Şimdi Peygamberimizin (asm) her sabah okuduğu o duayı daha iyi anlıyordu: “Allah’ım! Her sabah Senin izninle uyanırız… Ve yine (her sabah) Senin izninle dirilir, hayat buluruz…”
Evet; her uyanış, yeni bir dirilişti!

İçindeki iyiliğe ‘engel’ olma!
İçindeki iyiliğe ‘engel’ olma!

“Âmâya (gözleri görmeyene) veya yol sorana yol göstermen, sadakadır.
Güçsüz birine yardım etmen, sadakadır. Konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen sadakadır.”
Arif, her sabah okuduğu Hadis-i Şerif kitabını açtığında Peygamberimizin (asm) bu güzel sözüyle karşılaştı. Yüzünde tebessüm çiçekleri açtı o an. Çünkü önceki gün, gözleri görmeyen bir insanın koluna girerek, yoğun trafikli bir yolda karşıdan karşıya geçmesine yardım etmiş ve sonrasında içinde büyük bir mutluluk hissetmişti.
Bu sabah da, okuduğu kitabı açar açmaz bu Hadis-i Şerif’le karşılaşması, gerçekten onu çok heyecanlandırmıştı.
Sevgililer Sevgilisinin (asm) kendisini manen izlediğini ve yaptığı bu davranıştan dolayı kendisini tebrik ettiğini düşündü.
Okula gider gitmez de, bu yaşadığını, en samimi arkadaşı Bilâl’le paylaştı. Bilâl de çok heyecanlanmıştı. Hatta bunun etkisiyle
olacak ki, o da eve giderken âmâ bir kişiye denk gelince bir müddet onu izlemiş, karşıdan karşıya geçmeye çalıştığını görünce de yanına kadar giderek,
“Yardım edebilir miyim?” diye sormuş ve olumlu cevabı üzerine bu niyetini gerçekleştirmişti.
Ertesi gün okula geldiğinde, bu sefer de Bilâl, yaşadıklarını Arif’le paylaşmıştı.
İkisi de çok mutlu olmuşlardı. “İnsanlık duygusu böyle bir şey olmalı” dedi Bilâl.
Arif de onu doğrularcasına: “Evet, Bilâl, yardım etmek çok güzel bir duygu. Engeli olan bir insana karşı duyarlı olmak ise, bence çok daha güzel.”
“Peki, engeli olan insanların toplum içinde yaşadığı güçlükleri gördüğü ve onlara yardım etme imkânı olduğu halde vurdumduymaz davrananlara ne demeli?”
Arif sustu bir müddet. Düşündü ve şunu diyebildi ancak:
“Bence onlar engelliler!”
“Nasıl yani?” dedi Bilâl, “Onların ne engeli var ki?”
“Yardım etme engeli!”
Bilâl gülmüştü o an. Ama sonra yüz hatları değişti, ciddileşti ve “Acınacak halimize gülüyorum galiba” deyiverdi.
“Gerçi doğru söylüyorsun Arif, bence asıl engel bu. Buna ‘duyarlılık engeli’ de desek olur sanırım.”
“Mümkün… Sen deyiver ‘duyarlılık engeli’, ben de diyeyim ‘sevgi, merhamet engeli’…”
Aslında iki arkadaş, toplumun çok önemli bir yarasına parmak basmışlardı. Sevgi, şefkat, merhamet, diğergâmlık, paylaşmak… Tüm bu duygular, toplumsal hayatın sağlıklı ve mutlu bir şekilde devamı için çok önemli duyarlılıklardı. İnsanlar, tıpkı tüm diğer varlıklar gibi, birbirlerine
muhtaç bir şekilde yaratılmışlar ve bu ihtiyaçlarının önemli bir kısmını ancak sağlıklı bir toplum yapısıyla karşılayabilirlerdi.
Arif “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” Hadis-i Şerif’ini hatırladı ve bunu Bilâl’le de paylaştı o an. Neticede, her ikisi de yaşadıkları bu güzel tecrübe ile şu kanaate varmışlardı:
İnsanlar sadece kendileri için değil başkaları için de yaşamalılar. Bu, çok güzel ve mutluluk veren bir duygu. Belki de hayatın tadı, insanlık burada saklı. Asıl engellilik ise, “görme, işitme, bedensel… vb. engellilik”ten ziyade “sevgi, merhamet, yardım engelli(!)” olmak…

Kulağımıza ezanla fısıldanan bir “Şefkatli Sultan”
Kulağımıza ezanla fısıldanan bir “Şefkatli Sultan”

Gözlerimi dünyaya açtığımda başucumda bir melek gördüm. Bana tatlı tatlı gülümsüyordu. Beni sinesine dayamış ve rahmet çeşmesi olmuştu zayıf vücuduma. O şefkatli sinede daha birkaç gün geçmişti ki, kulağıma bir ses geldi:
“Allahu ekber, Allahu ekber… Eşhedü en lâ ilahe illallah…Ve eşhedü enne Muhammeder-Rasûlullah…”
“En büyük Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur. O’dur sizi şefkat ve merhametiyle terbiye eden. Anneleriniz aracılığıyla sizi en güzel şekilde besleyip büyüten. Ve Hz. Muhammed de (asm) O’nun kulu ve peygamberidir.
Onu size bir rahmet elçisi olarak gönderen de O’dur…” Evet, her şeyin üzerinde çok şefkatli ve çok merhametlibir Sultan vardı ki, daha annemizin karnında bizi mükemmel bir şekilde yaratıyor ve besliyor. Sonra dünya misafirhanesine gözlerimizi açtığımızda, “anne” denilen o eşsiz meleği başucumuzda hemen hazır kılıyor. Rahmetini, bu dünyada ilk olarak, bize onunla tattırıyor.
Sonra Allah’ın rahmetinin meyveleri olan bütün bu şefkat ve merhamet tabloları, ismimiz kulağımıza fısıldanırkenokunan bir “hakikat”le, yani “ezan-ı
Muhammedî” ile taçlandırılıyor. Bana “Arif” ismimi dedem vermiş mesela. Kulağıma “ezan”ı o okumuş. “Arif’sin sen” demiş. “Arif ‘Allah’ı tanıyan, bilen’ demek. Sen de, seni Yaratanı tanıyacak, bilecek ve böylece dünyaya geliş gayeni gerçekleştireceksin” demiş. Ezanı da şahit kılmış bir bakıma bu unutulmaz hatıraya. Ezanın manasındaki “Allah’tan başka ilah yok. O’ndan başka hakikî terbiye edici yok. O’ndan başka gerçek şefkat
ve merhamet edici yok… Hz. Muhammed de (asm) Allah’ın size gönderdiği bir rahmet elçisidir…” gibi hakikatler eşliğinde…

Şimdi ben Şefkat Meleği annem sayesinde Rahmet Elçisi Peygamberimi, onun vasıtasıyla da Sonsuz Merhamet Sahibi Rabbimi biliyor, daha fazla
tanımaya çalışıyorum arkadaşlar. Anlayacağınız Arif, “arifliğini” yapmaya çalışıyor böylelikle…
Hepimiz bu anlamda bir “arif”iz veya “arif” olmaya çabalıyoruz, bu dünya misafirhanesinde Allah’ı tanıma çalışıyoruz. Bize Yaratıcımızı tanıtan sayısız deliller var. Öncelikle her şey bize zaten O’nu anlatıyor. Çünkü bütün varlıklar Allah’ın eşsiz ve mükemmel bir sanat eseri. Dünyadaki
bütün insanlar toplansa, bir “sineğin kanadını” yapamıyor veya bir “elmayı” meydana getiremiyorsa, burada mutlaka bir düşünmek lâzım değil mi?
Varlık âleminden sonra, bize Yaratıcımızı tanıtan ikinci “tarif edici” ise, dünyaya gözlerimizi açtıktan kısa bir süre sonra ezanla kulağımıza fısıldanan gerçek, yani Sevgili Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm. O Rahmet Elçisi, bize Rabbimizi en güzel şekilde anlatan insan. Allah’ı isim
ve sıfatlarıyla en lâyık şekilde tarif eden bir şefkatli sultan. O kadar merhamet ve sevgi dolu ki, daha dünyaya gözlerini açar açmaz bir mu’cize olarak “Ümmetim, ümmetim!” diye konuşmuş. Peygamberimizin “Mahşer Günü”nde, yani yaptıklarımızın hesabını Allah’a vereceğimiz o büyük günde de, yine ümmetini düşünerek “Ümmetim, ümmetim!” diyeceği ve ümmeti Cennete girmeden kendisi de girmek istemeyeceği rivayet edilir.
İşte arkadaşlar, böylesine şefkatli bir Zât’ın, Sevgili Peygamberimizin (asm) doğum günü olan Mevlid Kandilini idrak edeceğiz
bu ay, 20 Kasım’da. O gün ve her fırsatta bol bol salâvat getirelim. Hayatımız boyunca, onun bizlere gösterdiği doğru yolda olalım. Böylelikle Allah’ın rahmet ve sevgisine mazhar olup, Peygamberimizin de (asm) şefaatine kavuşalım inşaallah.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.

Bembeyaz Sakallar, bize neyi hatırlatır?
Bembeyaz Sakallar, bize neyi hatırlatır?

Arif yaz tatilinde dedesi ve ninesiyle birlikte köyde çok güzel vakit geçirmişti.
Hatta bu sefer köyde daha fazla kalmak istediği için anne babası şehre döndükleri  halde o dönmemiş, ninesi ve dedesiyle birlikte kalmıştı.
Arif köyde her sabah dedesiyle birlikte sabah namazını kılmak üzere camiye giderdi. Yine bir sabah güzelce abdestlerini alarak öyle yaptılar. Camide namazlarını kıldıktan sonra da dedesinin teklifiyle güneşin doğuşunu izlemek üzere bir tepeye çıktılar.
Arif seher vaktinin serinliğinde, kuş sesleri ve dedesinin mırıldandığı zikir sesleri arasında gün doğumunu izlemekten büyük zevk aldı.
Güneşin ilk ışıklarının dedesinin elma gibi kıpkırmızı yanaklarına ve kar gibi bembeyaz sakallarına yansıdığını fark eden Arif, “Dedeciğim, büyüyünce ben de dede olunca, benim de senin gibi bembeyaz sakallarım olur mu?” diye sordu.
Dedesi, o an zaten nur gibi parlayan simasına bir de tatlı tebessümünü ekleyerek “Neden olmasın Arifçiğim? Allah
isterse, elbette olur” dedi. Arif, dedesinin kar gibi bembeyaz ve pamuk gibi yumuşacık sakallarını çokseviyor, onlara hayran hayran bakıyordu.
“Dedeciğim,” dedi “Saçlar ve sakallar niye böyle beyazlar ki? Neden siyah kalmıyorlar? Allah neden onları beyazlatıyor acaba?”
“Yavrucuğum, Allah’ın yaptığı her şeyde pek çok hikmet olduğuna göre bunun da birçok hikmeti olmalı. Ama benim ilk aklıma gelen şudur: Hepimiz
bu dünyada bir misafiriz. Yani vakti geldiğinde Allah, bizleri asıl vatanımız olan Cennete alacak. Ama insanoğlu bazen gaflete düşerek bu dünyada sonsuza dek kalacağını zannediyor. Öyle olunca da, ahireti ve Cenneti unutarak bu dünyadaki asıl vazifesi olan ‘Allah’a ibadet etmeyi’ ihmal ediyor. İşte bu beyaz saçlar ve beyaz sakallar var ya, onlar bize Allah’ı ve ahireti hatırlatıyor Arifçiğim.”
Arif, dedesinin bu söyledikleri karşısında biraz düşündü. “Ben bu siyah saçlarımla da Allah’ı ve ahireti hep düşünüyorum dedeciğim. Böyle daha iyi
değil mi?” Dedesi tebessüm etti yine. “Elbette yavrucuğum. Hatta Sevgili Peygamberimiz ‘En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi
ölümünü düşünüp ahiretine ciddi çalışır’ buyurmuştur. Dolayısıyla sen, Peygamberimizin ‘en hayırlı genç’ dediği kimselerdensin inşaallah.”
Arif bunu duyunca çok sevinmiş ve mutluluktan uçacak gibi olmuştu.
***
İşte 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü dolayısıyla okulda öğretmeninin bir kompozisyon
yazmasını istemesi üzerine, Arif yaz tatilinde yaşadığı ve “hayırlı bir ihtiyar ile hayırlı bir gencin buluşması” olarak düşündüğü bu hatırasını paylaşmıştı sınıf arkadaşlarıyla. Bütün kompozisyonların okunmasının ardından ise tüm sınıfta şu duygu ve düşünceler hâkim olmuştu:
Dedelerimiz, ninelerimiz ve bütün yaşlılar, en başta, yaşları ve gün görmüşlükleri gereği hürmet edilmeye en lâyık insanlardı. Onlar bilge kişilikleri ve örnek ahlâklarıyla biz gençleri ellerinden tutarak geleceğe taşıyorlardı.
Ağarmış (beyazlamış) saç ve sakallarıyla, hayata dair altın değerindeki öğütleriyle dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmamızın en önemli vesilelerindendi onlar. Peygamber Efendimiz de şöyle buyuruyordu: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti.”

Dünyanın merkezinden yükselen ses
Dünyanın merkezinden yükselen ses

Dünyanın merkezinden herkese merhaba arkadaşlar!
Burası, Kâbe. Bu ay sizlere buradan seslendiğim için ne kadar heyecanlı olduğumu bilemezsiniz.
Bu sene Hac ibadetini yapmak üzere anne ve babamla birlikte buraya geldik. Burada o kadar güzel bir atmosfer var ki, gelip yaşamadıktan sonra
tarif etmek inanın çok zor. Ben şimdi annem ve babamla Kâbe’yi tavaf ediyorum. Biliyorsunuz ki Kâbe, hepimizin kıblesi. Dünyadaki bütün
mü’minler ona doğru yönelerek namaz kılıyorlar. Bizler şimdi burada onu bizzat görüyor ve karşımıza alıyoruz. Bu gerçekten çok güzel bir duygu. Arefe günü, Arafat dağına çıkacağız. Mü’minlerin o gün buraya gelerek Allah’a ibadet ve duada bulunmalarına “vakfe” deniliyor. Bizler burada, sizler orada hep beraber Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar her farz namazdan sonra
tekbirler getireceğiz. “Şeytan taşlama” vazifemizi de yaptıktan sonra Kurban Bayramının birinci günü kurbanlarımızı keseceğiz.
Sevgili Peygamberimiz (asm) “Allah, Ramazan ve Kurban Bayramı günlerinde yeryüzüne rahmetiyle tecellî eder.
Öyleyse namaz ve ziyaret için evlerinizden dışarıya çıkın ki, rahmet size de dokunsun” buyurmuş. Biz şimdi burada bu vazifeyi en güzel şekilde yapma fırsatını yakalamış olduk. Çünkü en sevaplı namazlar ve ziyaretler bu mübarek beldelerde gerçekleşiyor. Bizleri böyle bir nimete kavuşturduğu için de Allah’a çok şükrettik. Ben sizlerin de ilk fırsatta buralara gelmeniz için Allah’a dua ediyorum.

Sevgili arkadaşlar,
Haccın en güzel yanlarından biri de, yeryüzündeki bütün Müslüman kardeşlerimizle bir araya gelmemiz. Burada her renkten, dilden ve kültürden Müslüman var. Kâbe’nin etrafında halka olup, omuz omuza verip aynı Allah’a ibadet ediyor olmak gerçekten çok güzel. Aslında Kâbe’de hissedilen bu kardeşlik ve birlik atmosferi, dalga dalga bütün dünyaya yayılabilse, inanın yeryüzündeki bütün savaşlar biter ve dünya barışı gelir. Ama bunun şartı, Müslümanların burada yaşadıkları birlik tablosunu, ülkelerine gittiklerinde farklı alanlarda da sürdürebilmeleri. Yani madem hepimiz aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitaba inanıyor ve aynı kıbleye yöneliyoruz…
Öyleyse her alanda bir ve beraber olabilmeliyiz. Bizi birbirimize bağlayan böyle güçlü bağlar varken, neden birbirimize düşüyoruz ki? Bazılarımızın rengi, dili, kültürü, milleti, mezhebi vs. farklı diye birbirimize düşman olmanın anlamı ne?
Yine bir Hac mevsiminde, “Veda Haccı”nda Peygamber Efendimiz (asm) bütün insanlığa hitaben, bakın ne güzel seslenmiş:
“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak
takvada, Allah’tan korkmaktadır.” Ben bütün kalbimle şuna inanıyorum ki; ilk defa 632 yılının bir Cuma gününde, Veda Haccında, dünyanın merkezi olan Kâbe’den yükselerek dalga dalga bütün dünyaya yayılan bu “Peygamber Sesi /Mesajı” tam olarak anlaşıldığı ve yaşandığı gün, eminim ki dünya barışının da geldiği gün olacaktır.

Zafer ülkeler değil, kalpler fethetmektir
Zafer ülkeler değil, kalpler fethetmektir

İmanın kendisi zafer; başka zafer aramaya gerek var mı?
“Kâinatta en yüksek hakikat iman” diyor Bediüzzaman. “İman hem nurdur,
hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir” de diyor. En büyük zaferler, imanla elde edilir arkadaşlar.

Allah’ı tanıyan ve itaat eden, O’na lâyık bir kul olan dünyada ve ahirette en büyük zaferi elde etmiştir zaten. Bu dünyada görünüşte sıkıntılar içerisinde olsa bile, mânen Cennettedir.
Sevgili Peygamberimiz (asm) ülkeler fethederek değil, insanların kalplerini fethederek zaferden zafere koştu. En büyük zaferini “birinin imanına vesile
olmak” olarak bildi. Böylelikle başların tâcı, gönüllerin ilâcı, ruhların sultanı oldu. Ülkeler ele geçirmiş bir kral peygamber olmadı belki ama dünyaya yaydığı hakikatler sayesinde kalplerin kralı oldu. Zafere giden yolları imanla, ihlasla, alçak gönüllülük ile döşedi. İşte böyle bir Muzaffer Peygamber’in
ümmetiyiz biz. Zaferi, maddî kriterler ile ölçmeyiz. Maddî olarak hâkim olunan ülke veya insan sayısı değildir zaferin ölçüsü. Bakın, Bediüzzaman Dedemiz “zafer” le ilgili nasıl bir anekdot aktarmış Risale-i Nur’da:
“Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit [bir kaç] defa mağlûp eden Celâleddîn-i Harzemşah harbe [savaşa] giderken, vüzerâsı [vezirleri] ve etbâı [takipçileri] ona demişler:
‘Sen muzaffer olacaksın [zafer kazanacaksın]. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.’ O demiş: ‘Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım [vazifeliyim]. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.’ İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti [Allah’a teslim olmanın sırrını] anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.” (Lem’alar)
İslam’ın anlamı da “teslimiyet” değil midir arkadaşlar? “İslam” demek, “teslim olmak” demek. Yani sorgusuz sualsiz Allah’a teslim olmak. Allah neyi emretmişse onu yapmak, neyi yasaklamışsa ondan kaçınmak. Sonuçları düşünmek bizim vazifemiz değildir. İslam tarihinde en büyük zaferler “sonuçları” düşünerek elde edilmemiştir.Bu husus, Allah’a bırakılmıştır her zaman. Müslümanlar “Allah yolunda samimiyetle mücadele etme” işini, “zafer”in ta kendisi bilmişlerdir hep. O halde bizler de Allah’ın razı ve hoşnut olacağı işler peşinde koşalım daima. En büyük zaferimizi, “Allah’ın rızasını” kazanmak olarak bilelim.
Zafere giden yolların her zaman çiçeklerle döşeli olmayacağını da unutmayalım! Yani, zafere kolay yollardan varılmaz. “Zahmetsiz rahmet olmaz”
denilmiştir. Zafer gibi bir rahmete, çalışmak
gibi bir zahmetle varabiliriz ancak…

Konuşan Kitap!
Konuşan Kitap!

Geçenlerde annemle çarşıda dolaşırken, bir satıcı “Konuşan kitaaap! Konuşan kitaaap!” diye bağırıyordu. Elinde kitap şeklinde olan ve pille çalışan bir masal kitabı vardı. Düğmeye bastığınızda bir ses, kitaptaki masalları seslendirmeye başlıyordu. Adamın bu ürünü “konuşan kitap” şeklinde tanıtması, bende bambaşka düşünceler uyandırdı arkadaşlar. Neden mi? Hemen anlatayım:

Bu yaz, Kur’an kursuna gidiyorum. Peygamber Efendimiz (asm) “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretendir” buyuruyor. E tabii ben de “en hayırlı insanlar”dan olmak istediğim için Kur’an’ı öğrenmeye çalışıyorum.

Kur’an kursundaki hocam bana “Kur’an, Allah’ın sözüdür ve O’nun bizimle konuşmasıdır” demişti. Bu bana çok ilginç geldi. O günden beri, her Kur’an okuduğumda, Allah’ın bana seslendiğini, bana bir şeyler söylediğini düşünüyorum. Artık benim dünyamda Kur’an bir bakıma “konuşan kitap”.

Bu düşüncemi hocamla paylaştığımda “Çok doğru, Kur’an konuşan kitaptır. Hem de yüzyıllardır konuşuyor. Mütekellim (konuşan) ise, Allah’tır. O, Kur’an’la bütün insanlara sesleniyor. Bütün insanları iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa çağırıyor” dedi.

Hocamın bu açıklamaları bende yeni ufuklar açtı arkadaşlar. Daha sonra başka yeni bilgiler de öğrendim. Kur’an’a “kelamullah” deniliyormuş. Bunun anlamı ise, “Allah’ın sözü ve konuşması”. Aslında Allah’ın sözleri ve konuşmaları, Kur’an’la da sınırlı değilmiş. Mesela bir ayette “Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem ve denizler mürekkep olsa, Allah’ın kelimelerini (sözlerini) yazmakla bitiremezler” deniliyor. Her şey O’nun bir sözü ve konuşması gibi yani.

Allah, Kur’an ayetleriyle bize seslendiği gibi, kâinat kitabındaki ayetleriyle de bize sesleniyor. Evet yanlış duymadınız, “kâinat kitabının ayetleri” dedim. “Ayet”in kelime anlamı “delil”miş. Her şey, Allah’ın varlık ve birliğine bir delil. Kur’an, ayetleriyle O’nu anlattığı gibi; “Kâinat Kur’an”ı da yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, insanlar, hayvanlar ve bitkiler gibi sayısız ayetleriyle aslında bize Rabbimizi tarif ediyor.

O halde “konuşan kitap” deyince, aslında iki büyük konuşan kitap var: Biri Kur’an, diğeri de kâinat, yani varlıklar âlemi. Allah, insanlara bu iki büyük kitabıyla her an sesleniyor. Varlıklar, Allah’ın kudret kalemi ile yazdığı kelimeler, cümleler gibi adeta. Kur’an ayetleri ise, Allah’ın “kelâm (konuşma)” sıfatından gelen bir hitap, bir sesleniş.

İki kitabın “Yazar”ı da aynı olduğuna göre, Kur’an ile Kâinat aynı şeyleri söylüyor mutlaka.

Peki bir yazar, kitabını niye yazar? Elbette verdiği mesajlar okunsun, anlaşılsın diye.

Peki okuyucular, yazarın söylemek istediklerini hiç düşünmeyip, sadece kelimelerin, harflerin şekilleriyle, renkleriyle uğraşsalar nasıl olur? Elbette yazara hakaret olur, değil mi?

İşte arkadaşlar, kâinat kitabını kudret kalemiyle yazan Allah da, bu kitabın kelimeleri olan varlıklarla bize bir şeyler anlatıyor. Bu kitapla Kendi sanatını, güzelliklerini ve mükemmelliklerini ortaya koyuyor. Bir kitabın sadece kelimelerinin şekil ve renkleriyle ilgilenip manasını boş vermek ne kadar yanlışsa, aynı şekilde kâinat kitabındaki varlık kelimelerinin sadece yapılarıyla ilgilenip, onların Allah’ı anlatan manalarını okumamak da büyük bir yanlış olur.

O halde arkadaşlar, gelin bu yaz Kur’ân’ı ve Kur’an’la beraber kâinat kitabını da okuyalım. Göreceksiniz ki, Kur’an kâinatı, kâinat da Kur’an’ı açıklıyor. Ama hepsinden önemlisi, ikisi de ‘tek bir ağız’ olarak bize Rabbimizi anlatıyor.

Lezzetli Açlık: Oruç
Lezzetli Açlık: Oruç

Zırrrrrr… Zırrrrrr… Zırrrrrrr…

Heey arkadaşlar!

Duyuyor musunuz sesi?

Ne sesi mi?

Tabii ki karnımın zil sesini.

Ben biraz acıktım galiba. Tahmin ettiğiniz gibi oruçluyum. Ve bu, benim ilk Ramazan orucum arkadaşlar. Siz belki daha önce tutmuşsunuzdur veya aranızda benim gibi ilk defa tutanlar da olabilir. Neticede bugün hepimiz oruçluyuz. Dolayısıyla oruçlu olan kardeşlerim beni daha iyi anlar.

Gerçi bazılarınızın “Biz hiç acıkmadık” dediğini de duyar gibiyim. Olabilir tabii. Belki ben de ilerleyen saatlerde alışacağım buna. Dedem hep öyle diyor zaten. Günün ilk saatlerinde insan açlık hissediyor ama sonra Allah’ın rahmetiyle o his gitmeye ve yerini “lezzetli bir açlığa” bırakmaya başlıyor, diyor.

Bu “lezzetli açlık” ifadesi de ne kadar ilginç değil mi? Hiç açlığın lezzeti olur mu yahu?

Bunu dedeme sordum, bakın ne dedi:

“Sevgili Arif, Allah’ın bize verdiği bütün nimetlerde iki tür lezzet vardır aslında. Mesela bir elmayı ele alalım ve bunu bir örnekle açıklayalım:

“Diyelim ki, bir ülkenin herkesçe çok sevip sayılan bir padişahı (kral gibi de düşünebilirsin), bir elçisine bir elma veriyor ve diyor ki: ‘Bu elma, ülkenin çoook uzak bir köşesindeki küçücük bir evde yaşan falanca kişi için benim özel bir hediyemdir. Git ve bunu ona ver. Onu çok sevdiğimi ve bu elmanın ona özel bir hediyem olduğunu söyle.’ Elçi de gidiyor, denileni yapıyor.

“Şimdi sevgili Arifçiğim, sence o elmada sadece ‘elma lezzeti’ mi vardır? Yoksa başka bir lezzet de olabilir mi?”

Dedem bunu sorduğunda, hemen cevabı yapıştırdım tabii:

Elbette o elmanın “Padişahın bir hediyesi” olması da büyük bir lezzettir. Belki de elmanın kendi lezzetinden daha büyük bir lezzettir.

“İşte Arifçiğim,” dedi dedem, “Allah’ın bizlere gönderdiği her nimette de iki tür lezzet vardır. Biri, nimetin kendi maddî lezzeti; diğeri de o nimeti Allah’ın özel olarak bizim için yaratmış ve göndermiş olmasından gelen manevî lezzet.”

Dedemi çok iyi anlamıştım arkadaşlar, sizlerin de mesajı aldığınızı hissediyorum. Oruç tutarkenki “lezzetli açlığın”, nasıl bir açlık olduğu da zihninizde canlandı sanırım.

Evet, oruçluyken önümüzde duran bir bardak suya elimizi uzatamıyor, uzatsak bile onu içemiyoruz. Aynı şekilde, o güzelim elmayı da lüpletemiyoruz! Neden? Çünkü biz sahipsiz, başıboş olmadığımız gibi o nimetler de sahipsiz ve rastgele olmuş şeyler değil. Hepsi de Allah’ın bizlere özel ikramı. Hem onları yiyorken de Allah “Ye!” dediği, yani O izin verdiği için yiyebiliyorduk zaten. Tıpkı şu an oruçluyken, Allah’ın “Yemeyin! Henüz iznim yok!” dediği için yiyemediğimiz gibi… Yani kısacası Allah “Ye!” dediği için yiyebiliyor, “Yeme” dediği için de yiyemiyoruz…

İşte bu “izinli açlık”, “çok lezzetli bir açlık” arkadaşlar. Çünkü nimetlerin Gerçek Sahibi’nin farkına vardıran ve bizi Cennette sonsuz doyuma götürecek bir açlık bu.

Allah hepimizin orucunu kabul etsin ve lezzetli açlığımıza lezzet katsın inşaallah…

Dünyada, kendisine iyilik yapılmaya en lâyık varlık