Kategori: Arif’in Dünyası

Zafer ülkeler değil, kalpler fethetmektir
Zafer ülkeler değil, kalpler fethetmektir

İmanın kendisi zafer; başka zafer aramaya gerek var mı?
“Kâinatta en yüksek hakikat iman” diyor Bediüzzaman. “İman hem nurdur,
hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir” de diyor. En büyük zaferler, imanla elde edilir arkadaşlar.

Allah’ı tanıyan ve itaat eden, O’na lâyık bir kul olan dünyada ve ahirette en büyük zaferi elde etmiştir zaten. Bu dünyada görünüşte sıkıntılar içerisinde olsa bile, mânen Cennettedir.
Sevgili Peygamberimiz (asm) ülkeler fethederek değil, insanların kalplerini fethederek zaferden zafere koştu. En büyük zaferini “birinin imanına vesile
olmak” olarak bildi. Böylelikle başların tâcı, gönüllerin ilâcı, ruhların sultanı oldu. Ülkeler ele geçirmiş bir kral peygamber olmadı belki ama dünyaya yaydığı hakikatler sayesinde kalplerin kralı oldu. Zafere giden yolları imanla, ihlasla, alçak gönüllülük ile döşedi. İşte böyle bir Muzaffer Peygamber’in
ümmetiyiz biz. Zaferi, maddî kriterler ile ölçmeyiz. Maddî olarak hâkim olunan ülke veya insan sayısı değildir zaferin ölçüsü. Bakın, Bediüzzaman Dedemiz “zafer” le ilgili nasıl bir anekdot aktarmış Risale-i Nur’da:
“Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit [bir kaç] defa mağlûp eden Celâleddîn-i Harzemşah harbe [savaşa] giderken, vüzerâsı [vezirleri] ve etbâı [takipçileri] ona demişler:
‘Sen muzaffer olacaksın [zafer kazanacaksın]. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.’ O demiş: ‘Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım [vazifeliyim]. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.’ İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti [Allah’a teslim olmanın sırrını] anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.” (Lem’alar)
İslam’ın anlamı da “teslimiyet” değil midir arkadaşlar? “İslam” demek, “teslim olmak” demek. Yani sorgusuz sualsiz Allah’a teslim olmak. Allah neyi emretmişse onu yapmak, neyi yasaklamışsa ondan kaçınmak. Sonuçları düşünmek bizim vazifemiz değildir. İslam tarihinde en büyük zaferler “sonuçları” düşünerek elde edilmemiştir.Bu husus, Allah’a bırakılmıştır her zaman. Müslümanlar “Allah yolunda samimiyetle mücadele etme” işini, “zafer”in ta kendisi bilmişlerdir hep. O halde bizler de Allah’ın razı ve hoşnut olacağı işler peşinde koşalım daima. En büyük zaferimizi, “Allah’ın rızasını” kazanmak olarak bilelim.
Zafere giden yolların her zaman çiçeklerle döşeli olmayacağını da unutmayalım! Yani, zafere kolay yollardan varılmaz. “Zahmetsiz rahmet olmaz”
denilmiştir. Zafer gibi bir rahmete, çalışmak
gibi bir zahmetle varabiliriz ancak…

Konuşan Kitap!
Konuşan Kitap!

Geçenlerde annemle çarşıda dolaşırken, bir satıcı “Konuşan kitaaap! Konuşan kitaaap!” diye bağırıyordu. Elinde kitap şeklinde olan ve pille çalışan bir masal kitabı vardı. Düğmeye bastığınızda bir ses, kitaptaki masalları seslendirmeye başlıyordu. Adamın bu ürünü “konuşan kitap” şeklinde tanıtması, bende bambaşka düşünceler uyandırdı arkadaşlar. Neden mi? Hemen anlatayım:

Bu yaz, Kur’an kursuna gidiyorum. Peygamber Efendimiz (asm) “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretendir” buyuruyor. E tabii ben de “en hayırlı insanlar”dan olmak istediğim için Kur’an’ı öğrenmeye çalışıyorum.

Kur’an kursundaki hocam bana “Kur’an, Allah’ın sözüdür ve O’nun bizimle konuşmasıdır” demişti. Bu bana çok ilginç geldi. O günden beri, her Kur’an okuduğumda, Allah’ın bana seslendiğini, bana bir şeyler söylediğini düşünüyorum. Artık benim dünyamda Kur’an bir bakıma “konuşan kitap”.

Bu düşüncemi hocamla paylaştığımda “Çok doğru, Kur’an konuşan kitaptır. Hem de yüzyıllardır konuşuyor. Mütekellim (konuşan) ise, Allah’tır. O, Kur’an’la bütün insanlara sesleniyor. Bütün insanları iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa çağırıyor” dedi.

Hocamın bu açıklamaları bende yeni ufuklar açtı arkadaşlar. Daha sonra başka yeni bilgiler de öğrendim. Kur’an’a “kelamullah” deniliyormuş. Bunun anlamı ise, “Allah’ın sözü ve konuşması”. Aslında Allah’ın sözleri ve konuşmaları, Kur’an’la da sınırlı değilmiş. Mesela bir ayette “Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem ve denizler mürekkep olsa, Allah’ın kelimelerini (sözlerini) yazmakla bitiremezler” deniliyor. Her şey O’nun bir sözü ve konuşması gibi yani.

Allah, Kur’an ayetleriyle bize seslendiği gibi, kâinat kitabındaki ayetleriyle de bize sesleniyor. Evet yanlış duymadınız, “kâinat kitabının ayetleri” dedim. “Ayet”in kelime anlamı “delil”miş. Her şey, Allah’ın varlık ve birliğine bir delil. Kur’an, ayetleriyle O’nu anlattığı gibi; “Kâinat Kur’an”ı da yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, insanlar, hayvanlar ve bitkiler gibi sayısız ayetleriyle aslında bize Rabbimizi tarif ediyor.

O halde “konuşan kitap” deyince, aslında iki büyük konuşan kitap var: Biri Kur’an, diğeri de kâinat, yani varlıklar âlemi. Allah, insanlara bu iki büyük kitabıyla her an sesleniyor. Varlıklar, Allah’ın kudret kalemi ile yazdığı kelimeler, cümleler gibi adeta. Kur’an ayetleri ise, Allah’ın “kelâm (konuşma)” sıfatından gelen bir hitap, bir sesleniş.

İki kitabın “Yazar”ı da aynı olduğuna göre, Kur’an ile Kâinat aynı şeyleri söylüyor mutlaka.

Peki bir yazar, kitabını niye yazar? Elbette verdiği mesajlar okunsun, anlaşılsın diye.

Peki okuyucular, yazarın söylemek istediklerini hiç düşünmeyip, sadece kelimelerin, harflerin şekilleriyle, renkleriyle uğraşsalar nasıl olur? Elbette yazara hakaret olur, değil mi?

İşte arkadaşlar, kâinat kitabını kudret kalemiyle yazan Allah da, bu kitabın kelimeleri olan varlıklarla bize bir şeyler anlatıyor. Bu kitapla Kendi sanatını, güzelliklerini ve mükemmelliklerini ortaya koyuyor. Bir kitabın sadece kelimelerinin şekil ve renkleriyle ilgilenip manasını boş vermek ne kadar yanlışsa, aynı şekilde kâinat kitabındaki varlık kelimelerinin sadece yapılarıyla ilgilenip, onların Allah’ı anlatan manalarını okumamak da büyük bir yanlış olur.

O halde arkadaşlar, gelin bu yaz Kur’ân’ı ve Kur’an’la beraber kâinat kitabını da okuyalım. Göreceksiniz ki, Kur’an kâinatı, kâinat da Kur’an’ı açıklıyor. Ama hepsinden önemlisi, ikisi de ‘tek bir ağız’ olarak bize Rabbimizi anlatıyor.

Lezzetli Açlık: Oruç
Lezzetli Açlık: Oruç

Zırrrrrr… Zırrrrrr… Zırrrrrrr…

Heey arkadaşlar!

Duyuyor musunuz sesi?

Ne sesi mi?

Tabii ki karnımın zil sesini.

Ben biraz acıktım galiba. Tahmin ettiğiniz gibi oruçluyum. Ve bu, benim ilk Ramazan orucum arkadaşlar. Siz belki daha önce tutmuşsunuzdur veya aranızda benim gibi ilk defa tutanlar da olabilir. Neticede bugün hepimiz oruçluyuz. Dolayısıyla oruçlu olan kardeşlerim beni daha iyi anlar.

Gerçi bazılarınızın “Biz hiç acıkmadık” dediğini de duyar gibiyim. Olabilir tabii. Belki ben de ilerleyen saatlerde alışacağım buna. Dedem hep öyle diyor zaten. Günün ilk saatlerinde insan açlık hissediyor ama sonra Allah’ın rahmetiyle o his gitmeye ve yerini “lezzetli bir açlığa” bırakmaya başlıyor, diyor.

Bu “lezzetli açlık” ifadesi de ne kadar ilginç değil mi? Hiç açlığın lezzeti olur mu yahu?

Bunu dedeme sordum, bakın ne dedi:

“Sevgili Arif, Allah’ın bize verdiği bütün nimetlerde iki tür lezzet vardır aslında. Mesela bir elmayı ele alalım ve bunu bir örnekle açıklayalım:

“Diyelim ki, bir ülkenin herkesçe çok sevip sayılan bir padişahı (kral gibi de düşünebilirsin), bir elçisine bir elma veriyor ve diyor ki: ‘Bu elma, ülkenin çoook uzak bir köşesindeki küçücük bir evde yaşan falanca kişi için benim özel bir hediyemdir. Git ve bunu ona ver. Onu çok sevdiğimi ve bu elmanın ona özel bir hediyem olduğunu söyle.’ Elçi de gidiyor, denileni yapıyor.

“Şimdi sevgili Arifçiğim, sence o elmada sadece ‘elma lezzeti’ mi vardır? Yoksa başka bir lezzet de olabilir mi?”

Dedem bunu sorduğunda, hemen cevabı yapıştırdım tabii:

Elbette o elmanın “Padişahın bir hediyesi” olması da büyük bir lezzettir. Belki de elmanın kendi lezzetinden daha büyük bir lezzettir.

“İşte Arifçiğim,” dedi dedem, “Allah’ın bizlere gönderdiği her nimette de iki tür lezzet vardır. Biri, nimetin kendi maddî lezzeti; diğeri de o nimeti Allah’ın özel olarak bizim için yaratmış ve göndermiş olmasından gelen manevî lezzet.”

Dedemi çok iyi anlamıştım arkadaşlar, sizlerin de mesajı aldığınızı hissediyorum. Oruç tutarkenki “lezzetli açlığın”, nasıl bir açlık olduğu da zihninizde canlandı sanırım.

Evet, oruçluyken önümüzde duran bir bardak suya elimizi uzatamıyor, uzatsak bile onu içemiyoruz. Aynı şekilde, o güzelim elmayı da lüpletemiyoruz! Neden? Çünkü biz sahipsiz, başıboş olmadığımız gibi o nimetler de sahipsiz ve rastgele olmuş şeyler değil. Hepsi de Allah’ın bizlere özel ikramı. Hem onları yiyorken de Allah “Ye!” dediği, yani O izin verdiği için yiyebiliyorduk zaten. Tıpkı şu an oruçluyken, Allah’ın “Yemeyin! Henüz iznim yok!” dediği için yiyemediğimiz gibi… Yani kısacası Allah “Ye!” dediği için yiyebiliyor, “Yeme” dediği için de yiyemiyoruz…

İşte bu “izinli açlık”, “çok lezzetli bir açlık” arkadaşlar. Çünkü nimetlerin Gerçek Sahibi’nin farkına vardıran ve bizi Cennette sonsuz doyuma götürecek bir açlık bu.

Allah hepimizin orucunu kabul etsin ve lezzetli açlığımıza lezzet katsın inşaallah…

Dünyada, kendisine iyilik yapılmaya en lâyık varlık
Adalet ve Merhametin Sembolü
Doğruluk ve Adalet

Her zaman doğru ve adaletli olmamız dileğiyle…

Sevapları Toplama Zamanı Üç Aylar Geliyooor!
Cennetin çocukları
Cennetin çocukları

Küçük Arif’in büyük hayalleri vardı.

Zaman zaman hayallerinin bu dünyaya sığışmayacağını düşünürdü.

Çünkü neticede bu dünyada sonsuza dek kalınamayacaktı. Bir gün bütün insanlar Allah’ın huzurunda toplanacaktı. Ve herkes, ahiret dediğimiz sonsuza dek yaşayacağınız öbür âlemde, bu dünyada yaptıklarına göre hayatlarına devam edeceklerdi.

Arif, bütün hayallerini engelsiz bir şekilde gerçekleştirmesinin mümkün gözüktüğü Cennet hayatına, ancak bu dünyadaki sorumluluklarını yerine getirerek ulaşabileceğinin de farkında idi.Zahmetsiz rahmet olmuyordu neticede. Bu dünyada çekilen  az bir zahmet, Cennette sonsuz bir mutluluğu netice verecekti inşaallah.

İşte Arif o günlerde aldı,Suriyeli arkadaşı Abdullah’tan gelen mektubu… Heyecanla açıp okumaya başladı:

“Sevgili arkadaşım, canım kardeşim Arif,

Nasılsın, iyisindir inşaallah.Seni çok özledim. Memleketimizdeki karışıklıklar sebebiyle iki senedir Türkiye’ye, sizi ziyarete gelemedik.

Bu mektubu çok zor şartlar altında yazdığımı bilmeni isterim. Sana ulaşıp ulaşamayacağından da emin değilim. Ama yine de yazmak, şansımı denemek istedim.

Sen bu mektubu okuduğunda, ben ve ailem hangi hallerde oluruz bilemiyorum. Çünkü buralarda savaş var, karışıklıklar var. Babamın dediğine göre, İslam düşmanı olan kötü adamlar, biz Müslümanların arasını bozmak için bizi birbirimize düşürüyorlar. Böylelikle gücümüzü zayıflatacak ve bize hâkim olacaklar. Bazen düşünüyorum da, bu açık tuzağı fark etmek için büyük olmak gerekmiyor herhalde. Ama büyüklerimin halini de anlayamıyorum Arif.Her neyse…

Aslında sana bunları anlatarak seni üzmek istemezdim. Güzel şeylerden bahsetmek isterdim sana. Ama dayanamadım, saklayamadım işte. Bir de, belki bu son mektubum olur diye düşündüm…

‘Sen bu mektubu okuduğunda acaba biz Cennette olur muyuz?’ diye düşünmeden edemiyorum Arif. Çünkü biz artık orayı hayal etmeye başladık. Biliyor musun, Cennette çocuk olmak çok güzelmiş. Bu dünyadaki sıkıntıların hiçbiri yokmuş orada. Hatta ne istersen varmış. İşin diğer güzel tarafı, bu dünyada bize kötülük yapanların hepsi, orada sonsuza dek cezalarını çekeceklermiş. Bu beni çok rahatlatıyor inan. Hiçbir şey karşılıksız kalmıyor yani. Yoksa zalimlerin yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını düşünmek beni çileden çıkarırdı. İşte bunları düşününce çok rahatlıyorum ve şöyle haykırıyorum Arif:

Zalimler için yaşasın Cehennem! Allah’ım, bu zalim insanları cezalandırmak için iyiki Cehennemin var!

Canım kardeşim,

Burada bazı arkadaşlarımın, şimdiden Cennetin çocukları olduklarını söylemek isterim sana. Geçenlerde kapı komşumuz olan Ahmed, kendisine kurşun isabet ettiği için vefat etti. Onun için çok ağladım. Ama o akşamrüyamda gördüm onu. Cennet gibi güzel bir diyarda mutluluktan uçuyordu adeta. Bana şöyle seslendi:

‘Niye üzülüyorsun ki? Bak, ben çok mutluyum. Dünya zindanından kurtuldum, Cennet bahçelerindeyim artık. Eğer bana ‘Tekrar dünyaya dönmek ister misin?’ diye sorsalar, kesinlikle kabul etmem. Burası çok daha güzel. Sizler de, şu an benim böyle bir yerde olmamdan dolayı çok mutlu olmalısınız. Neticede bir gün, sen ve bütün sevdiklerimle bu güzel Cennette buluşacağım. Son durağımız burası yani, unutma Abdullah. Belki dünyada biraz sıkıntı çekiyoruz ama hepsi geçici. Sonsuza dek mutluluk bizi bekliyor. Kötü adamları ise, sonsuza dek Cehennem…’

Sevgili Arifciğim, rüyamda seslenenAhmed’in bu sözleri, eminim gerçeğin ta kendisi. Ben bu sebeple hiç üzülmüyorum. Sen de üzülmeyesin diye bunu paylaşmak istedim.

Neticede ben ve ailem, zor şartlar altında yaşıyor olsak da, Allah’a her gün şükrediyoruz. Biliyor musun, Allah’a şükrettikçe ve Ona teslim olup güvendikçe sıkıntılarımız azalıyor ve mutlu oluyoruz. Biz şunu anladık: İman ve İslam bu dünyada her şeyden daha büyük nimet!

Mektubumu burada bitirmek istiyorum Arif. Bir gün mutlaka buluşacağız. Bu dünyada olmasa bile Cennette mutlaka buluşacağız. Ailene çok selam söyle. Görüşmek üzere, Allah’a emanet ol…

Cennetin çocukları adına, sevgili arkadaşın Abdullah.”

Arif, mektubu bitirdiğinde gözyaşlarına hâkim olamadı. Hüzün ve mutluluğun beraber olduğu gözyaşlarıydı bunlar…

Kar tanelerindeki eşsiz sanat
Kar tanelerindeki eşsiz sanat

Arif, soğuk bir kış sabahı, uyandığı gibi heyecanla pencerenin kenarına gitti.

Bir kaç gündür kar yağışı beklendiği için her sabah uyandığında aynı şeyi yapıyor, pencereye koşuyordu.

Perdeyi araladığında heyecanı daha da artmıştı. Çünkü günlerdir beklediği kar taneleri şimdi gözlerinin önündesüzülüyordu.

Onlardaki farklılığı keşfetmenin tam zamanı idi. Geçenlerde bir arkadaşından, her bir kar tanesinin farklı şekilde yaratılmış olduğunu, hatta bir kar fotoğrafçısının yıllar boyu çektiği fotoğraflarla bunu ispatlamış olduğunu duymuştu.

İşte şimdi bizzat kendisi de bu keşif yolculuğuna çıkabilirdi.

Arif hemen üzerini giyip dışarıya çıktı. Tabii büyütecini de unutmadan…

Dışarıda her yer bembeyazdı. Adeta gökten pamuk yağıyordu.

Uzaktan bakınca bütün kar taneleri aynı gözüküyordu.”Allah Allah, bunların neresi farklı acaba?” dedi kendi kendine Arif. Yakından görmek için bir ağaç dalının üzerine henüz konmuş olan bir kar tanesine yaklaştı. Büyütecini çıkarıp baktığında şaşkınlığından gözleri kocaman açıldı. Kar tanesini hiç böyle hayal etmemişti. Gördüğü şey, sanki kar tanesi değil de bir kristal parçasıydı. “Aman Allah’ım” dedi, “Ne kadar da parlak ve ne kadar güzel yaratılmış.” O an, annesinin “Her bir kar tanesi yeryüzüne bir melek eşliğinde indirilir” sözünü hatırladı. Hayreti ve heyecanı daha da arttı.

Az ötede başka bir dalın üzerine düşen bir kar tanesini daha fark edip hemen yanına koştu. Eriyip de diğer kar tanesi arkadaşlarına karışmadan onu da incelemeliydi. Büyütecini üzerine tuttuğunda gözlerine inanamadı. Gerçekten de bu, öncekinden farklı idi. Evet, ikisi de altıgendi ama desenleri çok farklı idi.

O sırada eldiveninin düşen bir kar tanesi daha, adeta “Heyy Arif! Bana da bak, beni de seyret ve tefekkür et!” der gibiydi. Hemen büyütecini ona da tuttu. Evet, o da farklıydı ve üzerinde harika bir sanat vardı.”Maşaallah, barekâllah, Allah seni ne güzel yaratmış!” demekten kendini alamadı.

Arif, hangi kar tanesini incelese, diğerlerinden farklı olduğunu gördü. Birbirinin tıpa tıp aynısı olan tek bir kar tanesi dahi bulamadı.

Üşüdüğünü hissettiğinde, eve gidip bu keşfini annesiyle paylaşmak istedi.

Eve geldiğinde, annesi onun şaşkınlığını gözlerinden okuyabiliyordu.

“Anne, anne!” dedi Arif heyecanla ve devam etti anlatmaya:

“Bütün kar taneleri birbirinden farklıymış gerçekten. Büyüteçle belki yüz tane kar tanesi inceledim. Ama hiçbirisinin tıpatıp birbirinin aynısı olduğunu görmedim. Bu gerçekten hayret verici, değil mi?”

Annesi de onu tasdik etti. “Evet oğlum, çok doğru. Yıllar önce Amerikalı bir araştırmacı olan Wilson Bentley’in de, elli yıl boyunca kar tanelerinin resimlerini çektiği anlatılır. O, çektiği 6.000 (altı bin) fotoğrafı incelediğinde birbirinin tıpatıp aynısı olan iki kar tanesine bile rastlamamış. İşte bu, elbette Allah’ın eşsiz bir sanatıdır.”

Annesinin bu sözleri üzerine Arif de, bundan sonra her kış mevsimi geldiğinde kar tanelerinin fotoğraflarını çekmeyi ve bunlardan bir koleksiyon oluşturmayı hayal etti. Böylelikle o da, Allah’ın bu eşsiz ve harika sanatlarını daha yakından inceleme ve bunu başkalarıyla paylaşma fırsatını yakalamış olacaktı.

Arif’in Dünyası
Arif’in Dünyası

Mevlana ve Bediüzzaman

“Mevlana benim zamanımda gelseydi Risale-i Nur’u, ben onun zamanında gelseydim Mesnevî’yi yazardım. Çünkü o zaman hizmet Mesnevî tarzındaydı, şimdi ise Risale-i Nur tarzındadır.”

Arif, elindeki “Küçük Sözler” kitabının takdim yazısında okuduğu, Bediüzzaman’a ait bu cümleyle hatırladı öğretmeninin verdiği ödevi.

Öğretmeni, defterlerine yazdırdığı Mevlana’nın “yedi öğüt”ünün manası üzerinde düşünmelerini, okula geldiklerinde bunu konuşacaklarını söylemişti.

Mevlana’nın “yedi öğüt”ü şunlardı:

  • Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
  • Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
  • Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
  • Hiddet (öfkelenmek) ve asabiyette ölü gibi ol.
  • Alçak gönüllükte toprak gibi ol.
  • Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
  • Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.

Çok ilginç ve dikkat çekici sözlerdi bunlar. Arif, bu cümleler üzerinde düşünmeye başladı hemen:

Coşkun bir akarsu hayal etti önce. Cömertlikte de gürül gürül akan bir su gibi olmak güzel bir şey olurdu gerçekten. Başta Peygamber Efendimiz (asm), Sahabeler, büyük zatlar ve Bediüzzaman da böyleydi. Çünkü onlar hem maddî hem de manevî güzellikleri insanlarla paylaşmayı çok severlerdi.

Güneş ise, ısı ve ışığıyla bilinirdi. Onun, dünyadan binlerce kat büyüklüğüyle beraber, ısı ve ışığıyla yüzümüzü okşayıp en küçük yerlere kadar girmesi, insanın şefkat ve merhametiyle ulaşabildiği her noktayı sarması gerektiğini hatırlatıyordu. Bediüzzaman’ın eserleri olan Risale-i Nur’da, Allah’ın şefkat ve merhametinin bütün kâinatı kapladığından sıkça söz ediliyordu. Meselâ Allah’ın sonsuz şefkatini en çok yavrularda görmek mümkündü. Allah bütün anneleri, yavruları için bir şefkat meleği gibi yaratmıştı adeta.

Gece de, bir örtü gibiydi hakikaten ve Allah’ın bir ismi de Settâr idi. Yani Rabbimiz bütün ayıpları, kusurları örtendir. Mevlana da, başkalarının kusurunu açığa çıkarmak yerine, örtmeyi tavsiye ediyordu. Bediüzzaman ise, insanın başkalarının kusurunu değil, kendi kusurunu görmesini ve Mü’min kardeşlerinin kusurlarını örtmesi gerektiğini söylüyordu.

Peki, toprak ile alçak gönüllülük arasında nasıl bir ilişki olabilirdi? Bunu da yine Risale-i Nur’da okuduğu örneklerle anlayabildi Arif. Toprağın hep ayaklarımızın altında, yani alçakta olduğu, fakat onun bu haliyle birlikte bütün insanlık için en temel ihtiyaçlar olan yiyeceklerin hazinesi olduğu aklına geldi. Alçak gönüllülük de böyle bir şey olmalıydı sanki. Çok sade ve basit görünürken, aslında çok kıymetli bir hazine gibi olmak… Mevlana ve Bediüzzaman da böyleydiler.

Hoşgörü, öğretmeninden en çok duyduğu sözlerden biriydi. Öğretmen sınıfta birbirlerine karşı hep hoşgörülü olmalarını isterdi. Arif de bu sebeple, bir arkadaşının kendisine olumsuz bir davranışı sebebiyle hemen kızmaz, hoşgörülü ve anlayışlı olmaya çalışırdı. Mevlana ve Bediüzzaman, bu konudaki ölçüyü hayatlarıyla ortaya koymuşlardı.

Mevlana’nın son cümlesi biraz bilmece gibi gelmişti Arif’e. “Olduğu gibi görünmek” ile “göründüğü gibi olmak” aynı şeyler değil miydi sanki? İlk bakışta aynı gibi gözüküyordu. Çok geçmeden bunun da “içi dışı bir olmak”, “özü sözü bir olmak” anlamlarına geldiğini yakaladı. Bediüzzaman’ın, mektuplarına hep “Aziz, sıddık kardeşlerim” diye başlamasının sebebini şimdi daha iyi anlıyordu. Aziz “izzetli-şerefli olmak”, sıddık ise “doğru olmak, özü sözü bir olmak, içi dışı aynı olmak” anlamlarına geliyordu. İnsan bütün hayatında doğru olmalıydı. Olduğundan farklı görünmek “iki yüzlülük” olurdu ki, bu da insanın davranışlarıyla yalan söylemesi anlamına gelirdi. Müslüman özüyle, sözüyle ve her haliyle doğru olmalıydı.

Arif, yedi öğüt üzerinde böyle düşünerek çok güzel anlamlar yakalamıştı. Dikkatini çeken bir nokta da, Bediüzzaman ile Mevlana’nın mesajlarının birbirine yakınlığı idi. Çünkü iki büyük zat da Peygamberimizin (asm) yolundan gidiyor, kendilerine Kur’an’ı rehber ediyorlardı. Öyleyse, o da böyle yapmalıydı.

Arif’i, şimdiden, yarın okula gidince bu tespitlerini sınıfta anlatacak olmanın heyecanı sarmıştı. Ama anlatmaktan daha önemli olanın yaşamak olduğunu da unutmadan… Çünkü onun hedefi, anlattıklarını önce kendisi yaşayan, “özü sözü bir” insan olmak idi.