Kategori: Arif’in Dünyası

Bembeyaz Sakallar, bize neyi hatırlatır?
Bembeyaz Sakallar, bize neyi hatırlatır?

Arif yaz tatilinde dedesi ve ninesiyle birlikte köyde çok güzel vakit geçirmişti.
Hatta bu sefer köyde daha fazla kalmak istediği için anne babası şehre döndükleri  halde o dönmemiş, ninesi ve dedesiyle birlikte kalmıştı.
Arif köyde her sabah dedesiyle birlikte sabah namazını kılmak üzere camiye giderdi. Yine bir sabah güzelce abdestlerini alarak öyle yaptılar. Camide namazlarını kıldıktan sonra da dedesinin teklifiyle güneşin doğuşunu izlemek üzere bir tepeye çıktılar.
Arif seher vaktinin serinliğinde, kuş sesleri ve dedesinin mırıldandığı zikir sesleri arasında gün doğumunu izlemekten büyük zevk aldı.
Güneşin ilk ışıklarının dedesinin elma gibi kıpkırmızı yanaklarına ve kar gibi bembeyaz sakallarına yansıdığını fark eden Arif, “Dedeciğim, büyüyünce ben de dede olunca, benim de senin gibi bembeyaz sakallarım olur mu?” diye sordu.
Dedesi, o an zaten nur gibi parlayan simasına bir de tatlı tebessümünü ekleyerek “Neden olmasın Arifçiğim? Allah
isterse, elbette olur” dedi. Arif, dedesinin kar gibi bembeyaz ve pamuk gibi yumuşacık sakallarını çokseviyor, onlara hayran hayran bakıyordu.
“Dedeciğim,” dedi “Saçlar ve sakallar niye böyle beyazlar ki? Neden siyah kalmıyorlar? Allah neden onları beyazlatıyor acaba?”
“Yavrucuğum, Allah’ın yaptığı her şeyde pek çok hikmet olduğuna göre bunun da birçok hikmeti olmalı. Ama benim ilk aklıma gelen şudur: Hepimiz
bu dünyada bir misafiriz. Yani vakti geldiğinde Allah, bizleri asıl vatanımız olan Cennete alacak. Ama insanoğlu bazen gaflete düşerek bu dünyada sonsuza dek kalacağını zannediyor. Öyle olunca da, ahireti ve Cenneti unutarak bu dünyadaki asıl vazifesi olan ‘Allah’a ibadet etmeyi’ ihmal ediyor. İşte bu beyaz saçlar ve beyaz sakallar var ya, onlar bize Allah’ı ve ahireti hatırlatıyor Arifçiğim.”
Arif, dedesinin bu söyledikleri karşısında biraz düşündü. “Ben bu siyah saçlarımla da Allah’ı ve ahireti hep düşünüyorum dedeciğim. Böyle daha iyi
değil mi?” Dedesi tebessüm etti yine. “Elbette yavrucuğum. Hatta Sevgili Peygamberimiz ‘En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi
ölümünü düşünüp ahiretine ciddi çalışır’ buyurmuştur. Dolayısıyla sen, Peygamberimizin ‘en hayırlı genç’ dediği kimselerdensin inşaallah.”
Arif bunu duyunca çok sevinmiş ve mutluluktan uçacak gibi olmuştu.
***
İşte 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü dolayısıyla okulda öğretmeninin bir kompozisyon
yazmasını istemesi üzerine, Arif yaz tatilinde yaşadığı ve “hayırlı bir ihtiyar ile hayırlı bir gencin buluşması” olarak düşündüğü bu hatırasını paylaşmıştı sınıf arkadaşlarıyla. Bütün kompozisyonların okunmasının ardından ise tüm sınıfta şu duygu ve düşünceler hâkim olmuştu:
Dedelerimiz, ninelerimiz ve bütün yaşlılar, en başta, yaşları ve gün görmüşlükleri gereği hürmet edilmeye en lâyık insanlardı. Onlar bilge kişilikleri ve örnek ahlâklarıyla biz gençleri ellerinden tutarak geleceğe taşıyorlardı.
Ağarmış (beyazlamış) saç ve sakallarıyla, hayata dair altın değerindeki öğütleriyle dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmamızın en önemli vesilelerindendi onlar. Peygamber Efendimiz de şöyle buyuruyordu: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti.”

Dünyanın merkezinden yükselen ses
Dünyanın merkezinden yükselen ses

Dünyanın merkezinden herkese merhaba arkadaşlar!
Burası, Kâbe. Bu ay sizlere buradan seslendiğim için ne kadar heyecanlı olduğumu bilemezsiniz.
Bu sene Hac ibadetini yapmak üzere anne ve babamla birlikte buraya geldik. Burada o kadar güzel bir atmosfer var ki, gelip yaşamadıktan sonra
tarif etmek inanın çok zor. Ben şimdi annem ve babamla Kâbe’yi tavaf ediyorum. Biliyorsunuz ki Kâbe, hepimizin kıblesi. Dünyadaki bütün
mü’minler ona doğru yönelerek namaz kılıyorlar. Bizler şimdi burada onu bizzat görüyor ve karşımıza alıyoruz. Bu gerçekten çok güzel bir duygu. Arefe günü, Arafat dağına çıkacağız. Mü’minlerin o gün buraya gelerek Allah’a ibadet ve duada bulunmalarına “vakfe” deniliyor. Bizler burada, sizler orada hep beraber Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar her farz namazdan sonra
tekbirler getireceğiz. “Şeytan taşlama” vazifemizi de yaptıktan sonra Kurban Bayramının birinci günü kurbanlarımızı keseceğiz.
Sevgili Peygamberimiz (asm) “Allah, Ramazan ve Kurban Bayramı günlerinde yeryüzüne rahmetiyle tecellî eder.
Öyleyse namaz ve ziyaret için evlerinizden dışarıya çıkın ki, rahmet size de dokunsun” buyurmuş. Biz şimdi burada bu vazifeyi en güzel şekilde yapma fırsatını yakalamış olduk. Çünkü en sevaplı namazlar ve ziyaretler bu mübarek beldelerde gerçekleşiyor. Bizleri böyle bir nimete kavuşturduğu için de Allah’a çok şükrettik. Ben sizlerin de ilk fırsatta buralara gelmeniz için Allah’a dua ediyorum.

Sevgili arkadaşlar,
Haccın en güzel yanlarından biri de, yeryüzündeki bütün Müslüman kardeşlerimizle bir araya gelmemiz. Burada her renkten, dilden ve kültürden Müslüman var. Kâbe’nin etrafında halka olup, omuz omuza verip aynı Allah’a ibadet ediyor olmak gerçekten çok güzel. Aslında Kâbe’de hissedilen bu kardeşlik ve birlik atmosferi, dalga dalga bütün dünyaya yayılabilse, inanın yeryüzündeki bütün savaşlar biter ve dünya barışı gelir. Ama bunun şartı, Müslümanların burada yaşadıkları birlik tablosunu, ülkelerine gittiklerinde farklı alanlarda da sürdürebilmeleri. Yani madem hepimiz aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitaba inanıyor ve aynı kıbleye yöneliyoruz…
Öyleyse her alanda bir ve beraber olabilmeliyiz. Bizi birbirimize bağlayan böyle güçlü bağlar varken, neden birbirimize düşüyoruz ki? Bazılarımızın rengi, dili, kültürü, milleti, mezhebi vs. farklı diye birbirimize düşman olmanın anlamı ne?
Yine bir Hac mevsiminde, “Veda Haccı”nda Peygamber Efendimiz (asm) bütün insanlığa hitaben, bakın ne güzel seslenmiş:
“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak
takvada, Allah’tan korkmaktadır.” Ben bütün kalbimle şuna inanıyorum ki; ilk defa 632 yılının bir Cuma gününde, Veda Haccında, dünyanın merkezi olan Kâbe’den yükselerek dalga dalga bütün dünyaya yayılan bu “Peygamber Sesi /Mesajı” tam olarak anlaşıldığı ve yaşandığı gün, eminim ki dünya barışının da geldiği gün olacaktır.

Zafer ülkeler değil, kalpler fethetmektir
Zafer ülkeler değil, kalpler fethetmektir

İmanın kendisi zafer; başka zafer aramaya gerek var mı?
“Kâinatta en yüksek hakikat iman” diyor Bediüzzaman. “İman hem nurdur,
hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir” de diyor. En büyük zaferler, imanla elde edilir arkadaşlar.

Allah’ı tanıyan ve itaat eden, O’na lâyık bir kul olan dünyada ve ahirette en büyük zaferi elde etmiştir zaten. Bu dünyada görünüşte sıkıntılar içerisinde olsa bile, mânen Cennettedir.
Sevgili Peygamberimiz (asm) ülkeler fethederek değil, insanların kalplerini fethederek zaferden zafere koştu. En büyük zaferini “birinin imanına vesile
olmak” olarak bildi. Böylelikle başların tâcı, gönüllerin ilâcı, ruhların sultanı oldu. Ülkeler ele geçirmiş bir kral peygamber olmadı belki ama dünyaya yaydığı hakikatler sayesinde kalplerin kralı oldu. Zafere giden yolları imanla, ihlasla, alçak gönüllülük ile döşedi. İşte böyle bir Muzaffer Peygamber’in
ümmetiyiz biz. Zaferi, maddî kriterler ile ölçmeyiz. Maddî olarak hâkim olunan ülke veya insan sayısı değildir zaferin ölçüsü. Bakın, Bediüzzaman Dedemiz “zafer” le ilgili nasıl bir anekdot aktarmış Risale-i Nur’da:
“Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit [bir kaç] defa mağlûp eden Celâleddîn-i Harzemşah harbe [savaşa] giderken, vüzerâsı [vezirleri] ve etbâı [takipçileri] ona demişler:
‘Sen muzaffer olacaksın [zafer kazanacaksın]. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.’ O demiş: ‘Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım [vazifeliyim]. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.’ İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti [Allah’a teslim olmanın sırrını] anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.” (Lem’alar)
İslam’ın anlamı da “teslimiyet” değil midir arkadaşlar? “İslam” demek, “teslim olmak” demek. Yani sorgusuz sualsiz Allah’a teslim olmak. Allah neyi emretmişse onu yapmak, neyi yasaklamışsa ondan kaçınmak. Sonuçları düşünmek bizim vazifemiz değildir. İslam tarihinde en büyük zaferler “sonuçları” düşünerek elde edilmemiştir.Bu husus, Allah’a bırakılmıştır her zaman. Müslümanlar “Allah yolunda samimiyetle mücadele etme” işini, “zafer”in ta kendisi bilmişlerdir hep. O halde bizler de Allah’ın razı ve hoşnut olacağı işler peşinde koşalım daima. En büyük zaferimizi, “Allah’ın rızasını” kazanmak olarak bilelim.
Zafere giden yolların her zaman çiçeklerle döşeli olmayacağını da unutmayalım! Yani, zafere kolay yollardan varılmaz. “Zahmetsiz rahmet olmaz”
denilmiştir. Zafer gibi bir rahmete, çalışmak
gibi bir zahmetle varabiliriz ancak…

Konuşan Kitap!
Konuşan Kitap!

Geçenlerde annemle çarşıda dolaşırken, bir satıcı “Konuşan kitaaap! Konuşan kitaaap!” diye bağırıyordu. Elinde kitap şeklinde olan ve pille çalışan bir masal kitabı vardı. Düğmeye bastığınızda bir ses, kitaptaki masalları seslendirmeye başlıyordu. Adamın bu ürünü “konuşan kitap” şeklinde tanıtması, bende bambaşka düşünceler uyandırdı arkadaşlar. Neden mi? Hemen anlatayım:

Bu yaz, Kur’an kursuna gidiyorum. Peygamber Efendimiz (asm) “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretendir” buyuruyor. E tabii ben de “en hayırlı insanlar”dan olmak istediğim için Kur’an’ı öğrenmeye çalışıyorum.

Kur’an kursundaki hocam bana “Kur’an, Allah’ın sözüdür ve O’nun bizimle konuşmasıdır” demişti. Bu bana çok ilginç geldi. O günden beri, her Kur’an okuduğumda, Allah’ın bana seslendiğini, bana bir şeyler söylediğini düşünüyorum. Artık benim dünyamda Kur’an bir bakıma “konuşan kitap”.

Bu düşüncemi hocamla paylaştığımda “Çok doğru, Kur’an konuşan kitaptır. Hem de yüzyıllardır konuşuyor. Mütekellim (konuşan) ise, Allah’tır. O, Kur’an’la bütün insanlara sesleniyor. Bütün insanları iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa çağırıyor” dedi.

Hocamın bu açıklamaları bende yeni ufuklar açtı arkadaşlar. Daha sonra başka yeni bilgiler de öğrendim. Kur’an’a “kelamullah” deniliyormuş. Bunun anlamı ise, “Allah’ın sözü ve konuşması”. Aslında Allah’ın sözleri ve konuşmaları, Kur’an’la da sınırlı değilmiş. Mesela bir ayette “Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem ve denizler mürekkep olsa, Allah’ın kelimelerini (sözlerini) yazmakla bitiremezler” deniliyor. Her şey O’nun bir sözü ve konuşması gibi yani.

Allah, Kur’an ayetleriyle bize seslendiği gibi, kâinat kitabındaki ayetleriyle de bize sesleniyor. Evet yanlış duymadınız, “kâinat kitabının ayetleri” dedim. “Ayet”in kelime anlamı “delil”miş. Her şey, Allah’ın varlık ve birliğine bir delil. Kur’an, ayetleriyle O’nu anlattığı gibi; “Kâinat Kur’an”ı da yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, insanlar, hayvanlar ve bitkiler gibi sayısız ayetleriyle aslında bize Rabbimizi tarif ediyor.

O halde “konuşan kitap” deyince, aslında iki büyük konuşan kitap var: Biri Kur’an, diğeri de kâinat, yani varlıklar âlemi. Allah, insanlara bu iki büyük kitabıyla her an sesleniyor. Varlıklar, Allah’ın kudret kalemi ile yazdığı kelimeler, cümleler gibi adeta. Kur’an ayetleri ise, Allah’ın “kelâm (konuşma)” sıfatından gelen bir hitap, bir sesleniş.

İki kitabın “Yazar”ı da aynı olduğuna göre, Kur’an ile Kâinat aynı şeyleri söylüyor mutlaka.

Peki bir yazar, kitabını niye yazar? Elbette verdiği mesajlar okunsun, anlaşılsın diye.

Peki okuyucular, yazarın söylemek istediklerini hiç düşünmeyip, sadece kelimelerin, harflerin şekilleriyle, renkleriyle uğraşsalar nasıl olur? Elbette yazara hakaret olur, değil mi?

İşte arkadaşlar, kâinat kitabını kudret kalemiyle yazan Allah da, bu kitabın kelimeleri olan varlıklarla bize bir şeyler anlatıyor. Bu kitapla Kendi sanatını, güzelliklerini ve mükemmelliklerini ortaya koyuyor. Bir kitabın sadece kelimelerinin şekil ve renkleriyle ilgilenip manasını boş vermek ne kadar yanlışsa, aynı şekilde kâinat kitabındaki varlık kelimelerinin sadece yapılarıyla ilgilenip, onların Allah’ı anlatan manalarını okumamak da büyük bir yanlış olur.

O halde arkadaşlar, gelin bu yaz Kur’ân’ı ve Kur’an’la beraber kâinat kitabını da okuyalım. Göreceksiniz ki, Kur’an kâinatı, kâinat da Kur’an’ı açıklıyor. Ama hepsinden önemlisi, ikisi de ‘tek bir ağız’ olarak bize Rabbimizi anlatıyor.

Lezzetli Açlık: Oruç
Lezzetli Açlık: Oruç

Zırrrrrr… Zırrrrrr… Zırrrrrrr…

Heey arkadaşlar!

Duyuyor musunuz sesi?

Ne sesi mi?

Tabii ki karnımın zil sesini.

Ben biraz acıktım galiba. Tahmin ettiğiniz gibi oruçluyum. Ve bu, benim ilk Ramazan orucum arkadaşlar. Siz belki daha önce tutmuşsunuzdur veya aranızda benim gibi ilk defa tutanlar da olabilir. Neticede bugün hepimiz oruçluyuz. Dolayısıyla oruçlu olan kardeşlerim beni daha iyi anlar.

Gerçi bazılarınızın “Biz hiç acıkmadık” dediğini de duyar gibiyim. Olabilir tabii. Belki ben de ilerleyen saatlerde alışacağım buna. Dedem hep öyle diyor zaten. Günün ilk saatlerinde insan açlık hissediyor ama sonra Allah’ın rahmetiyle o his gitmeye ve yerini “lezzetli bir açlığa” bırakmaya başlıyor, diyor.

Bu “lezzetli açlık” ifadesi de ne kadar ilginç değil mi? Hiç açlığın lezzeti olur mu yahu?

Bunu dedeme sordum, bakın ne dedi:

“Sevgili Arif, Allah’ın bize verdiği bütün nimetlerde iki tür lezzet vardır aslında. Mesela bir elmayı ele alalım ve bunu bir örnekle açıklayalım:

“Diyelim ki, bir ülkenin herkesçe çok sevip sayılan bir padişahı (kral gibi de düşünebilirsin), bir elçisine bir elma veriyor ve diyor ki: ‘Bu elma, ülkenin çoook uzak bir köşesindeki küçücük bir evde yaşan falanca kişi için benim özel bir hediyemdir. Git ve bunu ona ver. Onu çok sevdiğimi ve bu elmanın ona özel bir hediyem olduğunu söyle.’ Elçi de gidiyor, denileni yapıyor.

“Şimdi sevgili Arifçiğim, sence o elmada sadece ‘elma lezzeti’ mi vardır? Yoksa başka bir lezzet de olabilir mi?”

Dedem bunu sorduğunda, hemen cevabı yapıştırdım tabii:

Elbette o elmanın “Padişahın bir hediyesi” olması da büyük bir lezzettir. Belki de elmanın kendi lezzetinden daha büyük bir lezzettir.

“İşte Arifçiğim,” dedi dedem, “Allah’ın bizlere gönderdiği her nimette de iki tür lezzet vardır. Biri, nimetin kendi maddî lezzeti; diğeri de o nimeti Allah’ın özel olarak bizim için yaratmış ve göndermiş olmasından gelen manevî lezzet.”

Dedemi çok iyi anlamıştım arkadaşlar, sizlerin de mesajı aldığınızı hissediyorum. Oruç tutarkenki “lezzetli açlığın”, nasıl bir açlık olduğu da zihninizde canlandı sanırım.

Evet, oruçluyken önümüzde duran bir bardak suya elimizi uzatamıyor, uzatsak bile onu içemiyoruz. Aynı şekilde, o güzelim elmayı da lüpletemiyoruz! Neden? Çünkü biz sahipsiz, başıboş olmadığımız gibi o nimetler de sahipsiz ve rastgele olmuş şeyler değil. Hepsi de Allah’ın bizlere özel ikramı. Hem onları yiyorken de Allah “Ye!” dediği, yani O izin verdiği için yiyebiliyorduk zaten. Tıpkı şu an oruçluyken, Allah’ın “Yemeyin! Henüz iznim yok!” dediği için yiyemediğimiz gibi… Yani kısacası Allah “Ye!” dediği için yiyebiliyor, “Yeme” dediği için de yiyemiyoruz…

İşte bu “izinli açlık”, “çok lezzetli bir açlık” arkadaşlar. Çünkü nimetlerin Gerçek Sahibi’nin farkına vardıran ve bizi Cennette sonsuz doyuma götürecek bir açlık bu.

Allah hepimizin orucunu kabul etsin ve lezzetli açlığımıza lezzet katsın inşaallah…

Dünyada, kendisine iyilik yapılmaya en lâyık varlık
Adalet ve Merhametin Sembolü
Doğruluk ve Adalet

Her zaman doğru ve adaletli olmamız dileğiyle…

Sevapları Toplama Zamanı Üç Aylar Geliyooor!
Cennetin çocukları
Cennetin çocukları

Küçük Arif’in büyük hayalleri vardı.

Zaman zaman hayallerinin bu dünyaya sığışmayacağını düşünürdü.

Çünkü neticede bu dünyada sonsuza dek kalınamayacaktı. Bir gün bütün insanlar Allah’ın huzurunda toplanacaktı. Ve herkes, ahiret dediğimiz sonsuza dek yaşayacağınız öbür âlemde, bu dünyada yaptıklarına göre hayatlarına devam edeceklerdi.

Arif, bütün hayallerini engelsiz bir şekilde gerçekleştirmesinin mümkün gözüktüğü Cennet hayatına, ancak bu dünyadaki sorumluluklarını yerine getirerek ulaşabileceğinin de farkında idi.Zahmetsiz rahmet olmuyordu neticede. Bu dünyada çekilen  az bir zahmet, Cennette sonsuz bir mutluluğu netice verecekti inşaallah.

İşte Arif o günlerde aldı,Suriyeli arkadaşı Abdullah’tan gelen mektubu… Heyecanla açıp okumaya başladı:

“Sevgili arkadaşım, canım kardeşim Arif,

Nasılsın, iyisindir inşaallah.Seni çok özledim. Memleketimizdeki karışıklıklar sebebiyle iki senedir Türkiye’ye, sizi ziyarete gelemedik.

Bu mektubu çok zor şartlar altında yazdığımı bilmeni isterim. Sana ulaşıp ulaşamayacağından da emin değilim. Ama yine de yazmak, şansımı denemek istedim.

Sen bu mektubu okuduğunda, ben ve ailem hangi hallerde oluruz bilemiyorum. Çünkü buralarda savaş var, karışıklıklar var. Babamın dediğine göre, İslam düşmanı olan kötü adamlar, biz Müslümanların arasını bozmak için bizi birbirimize düşürüyorlar. Böylelikle gücümüzü zayıflatacak ve bize hâkim olacaklar. Bazen düşünüyorum da, bu açık tuzağı fark etmek için büyük olmak gerekmiyor herhalde. Ama büyüklerimin halini de anlayamıyorum Arif.Her neyse…

Aslında sana bunları anlatarak seni üzmek istemezdim. Güzel şeylerden bahsetmek isterdim sana. Ama dayanamadım, saklayamadım işte. Bir de, belki bu son mektubum olur diye düşündüm…

‘Sen bu mektubu okuduğunda acaba biz Cennette olur muyuz?’ diye düşünmeden edemiyorum Arif. Çünkü biz artık orayı hayal etmeye başladık. Biliyor musun, Cennette çocuk olmak çok güzelmiş. Bu dünyadaki sıkıntıların hiçbiri yokmuş orada. Hatta ne istersen varmış. İşin diğer güzel tarafı, bu dünyada bize kötülük yapanların hepsi, orada sonsuza dek cezalarını çekeceklermiş. Bu beni çok rahatlatıyor inan. Hiçbir şey karşılıksız kalmıyor yani. Yoksa zalimlerin yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını düşünmek beni çileden çıkarırdı. İşte bunları düşününce çok rahatlıyorum ve şöyle haykırıyorum Arif:

Zalimler için yaşasın Cehennem! Allah’ım, bu zalim insanları cezalandırmak için iyiki Cehennemin var!

Canım kardeşim,

Burada bazı arkadaşlarımın, şimdiden Cennetin çocukları olduklarını söylemek isterim sana. Geçenlerde kapı komşumuz olan Ahmed, kendisine kurşun isabet ettiği için vefat etti. Onun için çok ağladım. Ama o akşamrüyamda gördüm onu. Cennet gibi güzel bir diyarda mutluluktan uçuyordu adeta. Bana şöyle seslendi:

‘Niye üzülüyorsun ki? Bak, ben çok mutluyum. Dünya zindanından kurtuldum, Cennet bahçelerindeyim artık. Eğer bana ‘Tekrar dünyaya dönmek ister misin?’ diye sorsalar, kesinlikle kabul etmem. Burası çok daha güzel. Sizler de, şu an benim böyle bir yerde olmamdan dolayı çok mutlu olmalısınız. Neticede bir gün, sen ve bütün sevdiklerimle bu güzel Cennette buluşacağım. Son durağımız burası yani, unutma Abdullah. Belki dünyada biraz sıkıntı çekiyoruz ama hepsi geçici. Sonsuza dek mutluluk bizi bekliyor. Kötü adamları ise, sonsuza dek Cehennem…’

Sevgili Arifciğim, rüyamda seslenenAhmed’in bu sözleri, eminim gerçeğin ta kendisi. Ben bu sebeple hiç üzülmüyorum. Sen de üzülmeyesin diye bunu paylaşmak istedim.

Neticede ben ve ailem, zor şartlar altında yaşıyor olsak da, Allah’a her gün şükrediyoruz. Biliyor musun, Allah’a şükrettikçe ve Ona teslim olup güvendikçe sıkıntılarımız azalıyor ve mutlu oluyoruz. Biz şunu anladık: İman ve İslam bu dünyada her şeyden daha büyük nimet!

Mektubumu burada bitirmek istiyorum Arif. Bir gün mutlaka buluşacağız. Bu dünyada olmasa bile Cennette mutlaka buluşacağız. Ailene çok selam söyle. Görüşmek üzere, Allah’a emanet ol…

Cennetin çocukları adına, sevgili arkadaşın Abdullah.”

Arif, mektubu bitirdiğinde gözyaşlarına hâkim olamadı. Hüzün ve mutluluğun beraber olduğu gözyaşlarıydı bunlar…